14 Aralık 2015 Pazartesi

KARDİYOJENİK ŞOK !!!


Merhaba sevgili okurlar,

Akut kalp krizinden sonra genellikle uzun süren ve yavaş ilerleyen kalp bozuklukları dönemlerinden sonra kalbiz yaşam için gerekli kan akımının en düşük miktarlarını dahi pompalamada yetersiz kalır.Buna bağlı olarak,genellikle birkaç saat ile birkaç gün içinde ölüme  neden olacak şekilde tüm vücut dokuları etkilenir ve harabiyet oluşur.Beslenme eksikliğinden sadece kardiyovasküler sistem zarar görmez.Vücudun diğer kısımları da zarar görür ve kişiyi ölüme götürebilir.Kalbin pompalama yetersizliğinin neden olduğu bu dolaşım şoku sendromuna kardiyojenik şok denir.Kişide kardiyojenik şok geliştikten sonra hayta kalma oranı % 15 ten azdır.

Şokun seyri sırasında koroner kan akımı azaldığı zaman kalp giderek daha fazla harabiyete uğrama eğilimdedir.Şok sırasında oluşan arteryel basınç düşüklüğü koroner kan desteğini daha da azaltır.Böylece kalp daha zayıf hale gelir.Bu da arteryel basıncı azaltarak şoku daha kötü duruma getirir.Süreç sonunda kalp harabiyeti , kısır bir döngü haline gelir.Miyokard infarktüsünün neden olduğu kardiyojenik şokta  bu sorun zaten mevcut olan koroner blokaj tarafından önemli derecede şiddetlendirilir.Sağlıklı bir kalpte kalp harabiyetinin başlamasından önce arteryel basıncın genellikle 45 mmHg nin altına düşmesi gerekir.Ayrıca bir ana koroner damarı bloke olan bir kalpte arteryel basınç 80-90 mmHg  ye düştüğü zaman harabiyet başlar.Başka bir ifadeyle , Miyokard infarktüs sonrası arteryel basınçtaki en küçük bir düşüş bile kalp harabiyeti kısır döngüsünü başlatabilir.Bu sebeple miyokard  infarktüsünün tedavisinde kısa hipotansiyon dönemlerinin önlenmesi bile çok büyük öneme sahiptir.
Bazı kompanse edici süreçler kalp debisine yaşamı devam ettirecek düzeye döndüremeden önce hasta sıklıkla kardiyojenik şoktan ölür.Bu sebeple,bu durumun tedavisi akut kalp krizi ataklarının düzeltilmesinde en önemli sorunlardan biridir.

Eğer ventrikül kası harabiyeti belirtileri gösteriyorsa kalbi güçlendirmek için genellikle acil dijital uygulaması yapılır.Yine arteryel basıncı desteklemek üzere tam kan,plazma infüzyonu ya da kan basıncını yükselten bir ilaç kullanılır.Şayet arteryel basınç yeterince yüksek düzeye getirilebilirse, koroner kan akımı genellikle harabiyet kısır döngüsünü önlemek için yeterli düzeye gelecektir.Bu da,şoku düzeltmek üzere dolaşım sisteminde uygun kompansasyon mekanizmaları için yeterli zaman sağlar.

Kardiyojenik şoklu hastayı kurtarmak için koroner arterdeki pıhtının cerrahi olarak çıkartılması ya da tıkalı koroner arterin kateterizasyonu ve pıhtının erimesini sağlayan streptokinaz  ya da doku tipi plazminojen aktivatör enzimlerin infüzyonu işe yarayabilir.Eğer bu işlem bir saat içinde uygulanırsa hasta kurtulabilir,3 saat ve üzerindeyse hastayı kurtarmak imkansızdır.

Sağlıklı ve sağlıkla kalın




8 Aralık 2015 Salı

YANLIŞ AYAKKABI SEÇİMİ CİDDİ SONUÇLAR DOĞURABİLİR !!!

Merhaba sevgili okurlar,
Geçmiş zamanlarda ayak küçültme bir gelenekti.Kadınlar için ayak küçültme iyi olarak algılandığı için 6 yaş ya da daha öncesinden ayak bandajla sarılırdı.Ve ayak ilerleyen dönemlerde büyümez,küçük kalırdı.Kadınların giydikleri özel ayakkabılara ‘’altın lotus’’ deniliyordu.Özellikle Çin’de kadınlar arasında bu gelenek 20.yy somlarına kadar devam etti.Bu gelenek artık olmasa da bunun sonuçlarını yaşayan yaşlı Çinliler var.
Günümüzde ise kadınların çoğu moda ve popüler kültürün dayatmaları uğruna sivri burun ve topuklu ayakkabılar giymektedir.Bunun en sık görülen sonucu ise; HALLUKS VALGUS  adı verilen ayak baş parmağındaki şekil bozukluğunudur. "Halluks", ayak başparmağı demektir. "Valgus" ise deformitenin vücudumuzdan uzaklaşan yönde olduğunu anlatmaya yarayan anatomik bir terimdir. Normalde ayak aksına paralel, düz durması gereken ayak başparmağımız, Halluks Valgus'ta ikinci parmağa yani ayak dış tarafına doğru yön değiştirir ve döner. Bu durumda, ayak başparmağının biraz yukarısında bir şişlik oluşur. Bunyon ayakta Halluks valgus deformitesine bağlı ortaya çıkan başparmak etrafında ki şişliğe verilen isimdir.Başparmak eklemi etrafında eklemi korumakla görevli olan yağ yastıkçığı deformite sonucunda ayakkabı içinde basınç altında kalan bölge olur ve buna bağlı olarak reaksiyonel bir büyüme olur.doku büyüdükçe ayakkabı basıncı artar ve şişlik kızarıklık kalıcı bir hal alır.
Nedenlerine bakılınca sıklıkla ayağa uygun olmayan , ayak baş parmağını doğal olmayan bir pozisyonda sıkan özellikle dar, sivri burunlu ayakkabıların uzun süre giyilmesi,artrit ve polio(çoçuk felci)gibi hastalıklar sayılabilir. Bunyon formasyonunda genetik sıklıkla bir rol oynar. Fakat bütün bu nedenler bunyonların sadece ufak bir yüzdesini kapsar. 
Bunyonlar kadınlarda erkeklere oranla dokuz misli daha fazladır. Ayaklarımızda görülen birçok problemin kaynağı aşırı veya uygunsuz basınç ve sürtünmedir. Ayağımızın ön tarafı, etrafı ince yumuşak doku ile çevrilmiş sert ince kemiklerden oluşur. Topuklu ayakkabı giydiğimizde vücut ağırlığımızın %70-90'ı, başparmak ile onun hemen yukarısındaki ince uzun tarak kemiğimiz (1. metatars) arasındaki ekleme (MP eklem) biner. Bunyon denilen şişlik de tam burada oluşur. Kemikler üzerindeki en ufacık bir çıkıntı veya şişlik durumu daha da kötüleştirerek kısır döngü yaratır. Vücudumuz bu duruma ciltte nasırlar ve cilt altı dokusunda kalınlaşmalar meydana getirerek tepki verir. "Bursit" dediğimiz ağrılı enflamasyonlar (mikrobik olmayan iltihaplı durum, yangı) olur, şişlikle beraber kızarıklık meydana gelir. Ağrıyı gidermenin yolu basıncı gidermektir. Bu da ya dışarıdan ayakkabımızı modifiye ederek veya içerden cerrahi olarak çıkıntı ve deformiteyi düzelterek yapılır.
Halluks valgus’un ilerlemesini engellemek ya da tedavi etmek amacıyla kullanılan bir takım cihazlar vardır, ama bunlar hastalığı tedavi etmediği gibi ilerlemesi de engellemez.Halluks valgus'un tek tedavisi ameliyattır.Bu nedenle siz siz olun giydiğiniz ayakkabıya dikkat edin.
Sağlıklı ve sağlıkla kalın


YUTMA GÜÇLÜĞÜ İŞTAHSIZLIKTAN OLMAYABİLİR !!!

Merhaba sevgili okurlar,

Günümüzde başka birçok probleme bağlı disfaji ya da diğer adıyla yutma bozukluğu yaşayan kişiye rastlamaktayız. Disfaji Yunanca güçlük manasına gelen ‘’dys’’ ve yemek manasına gelen ‘’phagia’’ kelimeleri birleştirilerek türetilmiştir, Türkçeye de bu kelimenin adaptasyonu ile sokulmuştur. Türkçe karşılık olarak yutma güçlüğü veya yutkunma güçlüğü olarak çevrilmiştir.Çoğu zaman iştahsızlık ile karıştırılan disfaji ciddi bazı hastalıkların habercisi olabilir.

Disfaji ile ilgili bilgi vermeden önce  yutmanın ne olduğunu anlamak gerekli diye düşünüyorum. Yutma, ağızda çiğnenen lokmaları ya da sıvıları yemek borusu yoluyla mideye aktarmak üzere ağızdan yutağa gönderme işlemidir.Bu işlem kısmen istemli, kısmen de refleks olarak gerçekleşir. Lokma oluşumu ve lokmayı yutağın ön bölümünden arkaya doğru iten dil hareketi istemlidir. Dilin bu hareketiyle yutak mukozasının uyarılması refleks hareketleri başlatır. Önce yutağın üst bölümü kapanır; kapanma yumuşak damağın ve gırtlağın yukarıya doğru kalkmasıyla gerçekleşir. Daha sonra epiglotis gırtlağın üst açıklığını kapatırken, besin yutaktan yemek borusuna geçer. Yemek borusunu çevreleyen kasların kasılmasıyla yiyecek mideye doğru ilerler. Gırtlağın kapanması besinlerin solunum yoluna geçmesini engeller. Bu geçiş, örneğin yemek sırasında konuşurken ortaya çıkarsa hemen öksürük mekanizması devreye girerek yiyecek parçacıkları solunum sisteminden uzaklaştırılır.

5. ,9. Veya 10. Sinir harabiyeti sonucu yutma işlevinin bir bölümünde felç oluşabilir.Ayrıca poliomyelit ve ensefalit gibi bazı hastalıklar beyin sapındaki yutma merkezinde oluşturdukları hasar ile yutmaya engel olabilirler.Bunlardan başka,muskuler distrofide olduğu gibi yutma kaslarının felci veya myastania gravis ya da botulizmde olduğu gibi nöromuskuler ileti bozukluğu da yutmanın normal işleyişine mani olabilir.

Yutma işlevinin tümü ya da bir kısmında görülen felç bazı problemlere yol açar.Bu problemler; yutma işlevinin tam olarak ortadan kalkması durumunda yutmanın yapılamaması,glottisin kapanmasındaki yetersizlik nedeniyle yiyeceklerin özofagus yerine akciğere kaçması,burnun arka deliklerini kapatan yumuşak damak ve uvula yetersizliği nedeniyle yiyeceklerin burna reflüsüne neden olabilmektedir.

Yutma felcinin en ağır örneği; derin anestezi altındaki hastalarda ortaya çıkmaktadır.Ameliyat sırasında hastalarda sıklıkla büyük miktardaki mide içeriği farinkse gider.Anestetik madde,yutma işlemini felç ettiği için,hastalar bu içeriği tekrar yutmak yerine,trakealarına doğru emerler.Bunun sonucunda da bu hastalar bazen kusmuklarıyla boğularak ölürler.

Akalazya,yutma sırasında alt özofagusun sfinkterinin gevşeyememesi nedeniyle ortaya çıkan bir durumdur.Sonuçta,yiyeceklerin özofagustan mideye geçmesi aksar.Patolojik incelemeler,özofagusun alt üçte ikilik kısmındaki miyenterik sinir ağında hasar olduğunu göstermektedir.Buna bağlı olarak,alt özofagus kasları spastik olarak kasılı durumda kalır ve miyenterik pleksus,yutma esnasında yiyecekler bu bölüme ulaşırken gastrointestinal sfinkterin’’karşılayıcı gevşemesini’’ sağlayan sinyali iletme yeteneğini kaybeder.

            Akalazya ağırlaştıkça,yutulmuş yiyecekleri normalde birkaç saniyede mideye boşaltan özofagus bu işi birkaç saatte başaramaz.Aylar ve yıllr ilerledikçe özofagus çok fazla genişleyerek çoğu zaman bir litre kadar yiyeceği içinde taşıyabilecek duruma gelir.Uzun süren özofagus birikimi esnasında enfeksiyon nedeniyle mide içeriği kokuşmaya başlar.Enfeksiyon özofagus mukozasının ülserleşmesine sebep olur.Bu bazen şiddetli retrosternal ağrıya ya da delinmeye ve ölüme yol açabilir.Yutturulan özel bir özofagus türünün ucundaki balon şişirilerek özafagusun alt ucunun gerilerek genişletilmesiyle hastaya önemli ölçüde yarar sağlanabilmektedir.Bunun dışında antispazmatik ilaçlar da kullanılabilmektedir.

Yutma bozukluklarının (disfaji) zaman zaman globus histericus ile karıştırılması da mümkün olabilmektedir.Globus histericusta hasta boğazında bir düğümlenme ya da sıkışma gibi bir rahatsızlık tanımlar ve bu durum emosyonel problemlerle artış gösterir.Genç hastalarda anksiyete ile ilgili bir durumdur ve gerçek bir semptomdur ancak her zaman psikolojik bir bozukluğu işaret etmez.Yaşlı hastalarda ise yutak bölgesindeki gerçek kas spazmından ayrılması zor olabilir ve bu fonksiyonel bir rahatsızlıktır.Gerçek yutma güçlüğü genellikle organik bir hastalık sonucunda ortaya çıkmaktadır.

Yutma bozukluklarının tedavisi için değerlendirme çok büyük önem arz etmektedir.Bu değerlendirme sonucunda hangi tedavinin uygulanacağına karar verilir.En çok kullanılan değerlendirme yöntemlerinden biri MBYÇ( Modifiye Baryum Yutma Çalışması) dır.Bir diğer adıyla videofloroskopidir.Bu değerlendirme yöntemi ile hastanın hangi kıvamlardaki gıdayı yutabildiği ve yutmanın hangi fazında problem yaşandığı belirlenir.

Tedavi stratejilerinden biri hastanın yutabileceği kıvamın belirlenip hastanın güvenle yutmasının sağlanmasıdır.Pozisyonel yutma manevraları uygulanarak gıdanın yutması kolaylaştırılabilir.Hastanın ağız yüz ve motor hareketlerinin geliştirilmesi sağlanabilir.Ağızda belli refleks noktaların duyu stimülasyonu sağlanarak oral fazdan faringeal faza geçişte gecikme azaltılabilir.Son olarak elektriksel stimülasyon uygulanarak yutkunma kaslarının çalıştırılması ile yutma kolaylaştırılabilir.Tüm bu tedavi yöntemlerinden en uygun olanını yutma ile ilgili yeterli donanıma sahip fizyoterapistiniz uygulayacaktır.


Sağlıklı ve sağlıkla kalın

7 Aralık 2015 Pazartesi

DİŞ PERİSİ Mİ DİŞ HEKİMİ Mİ?


Merhaba sevgili okurlar,

Çocukken 'dişlerin de perileri varmış demeye' sebep olan bir tür peri grubu olarak da adlandırdığımız diş perileri bize anlatıldığı kadarıyla,  süt dişi yerini kalıcı dişe bırakırken damaktaki boşluğu çocuklar fark edip üzülmesin, paniklemesin diye onlar uyurken;  büyük bir özenle yastıklarının altına, terliklerinin içine şekerleme ve oyuncak koyarlar. Uyanınca bu sürprizi fark edip mutlu olan çocuğa ‘’aa bak diş perisi dişini alıp sana ne vermiş?’’ denir.Bu arada evde henüz dişi çıkmamış bir başka çocuk varsa diş perisinden nefret eder.

Peki perilerin bu kadar zaman sabırla almayı bekledikleri dişler nasıl oluşuyor? İnsan ve diğer memelilerin çoğunda iki takım diş gelişimi görülür.İlki,süt dişleri ya da desidüal dişlerdir.Bunların sayısı insanda 20 adettir.Yedinci ay ile ikinci ay arasında çıkar ve altıncı ile on üçüncü yaşa kadar kalırlar. Her süt dişi düştükçe yerini kalıcı dişler alır ve ayrıca çenenin arka tarafında 8-12 adet molar diş belirir.Böylece kalıcı dişlerin toplam sayısı,herkeste çıkmayan dört akıl dişinin bulunup bulunmamasına göre 28-32 adettir.
İlk çocukluk dönemimde dişler çene kemiğinden ağız epiteline doğru kabarmaya başlarlar.Dişlerin patlamasının nedenleri kesin olarak bilinmemektedir.

Embriyonik yaşam sırasında,dental laminanın derinliklerinde süt dişleri döküldükten sonra gerekli olacak her kalıcı diş için bir diş oluşturan organ da oluşmaktadır.Bu diş oluşturan organlar yaşamın ilk 6-20 yılı içinde yavaş yavaş kalıcı dişlerin gelişmesini sağlarlar.Her kalıcı diş tam olarak oluştuktan sonra,süt dişlerinde olduğu gibi çene kemiğinden yukarıya doğru itilir.Kalıcı dişler ilerlerken süt dişlerinin köklerini aşındırarak,sonunda gevşeyip düşmelerine yol açarlar.Bundan sonra,kalıcı dişler çıkarak eskilerinin yerini doldururlar.

Dişlerin gelişme hızları ve çıkışları,hem tiroid hem de büyüme hormonları tarafından hızlandırılır.Dişler oluşurken tuzların depolanması da çeşitli metabolik faktörlerden etkilenir.Bu faktörler arasında diyette kalsiyum ve fosfatın bulunması D vitamini varlığı PTH salgı hızı sayılabilir.Bütün bu faktörler normal olduğu zaman dentin ve mine de sağlıklı olur.Ancak bu faktörler yetersiz ise; kalsifikasyon da bozuk olduğu için,dişler ömür boyu bozuk kalır.

Diş tuzları da, kemiğinki gibi başlıca , hidroksiapatit ile karbonat ve çeşitli katyonların bir araya gelmesi ile oluşan sert,kristal bir maddeden oluşur.Keza,kemikteki gibi,sürekli yeni tuzlar depolanırken,eski tuzlar dişlerden rezorbe olur.

Depolanma ve rezorbsiyon başlıca dentin ve sementte olurken, mine de ise çok az gerçekleşmektedir.Minede minerallerin değişimi pulpa boşluğundaki sıvı yerine,tükürükle gerçekleşir.Sementte minerallerin emilim ve depolanma hızı , çevresindeki çene kemiği ile yaklaşık aynıdır.Dentinde minerallerin emilim ve depolanma hızı ise,kemiğin ancak üçte biri kadardır.Sement hemen hemen normal kemikle aynı özellikleri taşımakta ve kemik gibi bu dokuda da osteoblast ve osteoklastlar bulunmaktadır.

Özetle,dentin ve sementte sürekli olarak mineraller değişmekte ancak dentinde gerçekleşen bu olayın mekanizması tam olarak bilinmemektedir.Ancak mine tabakasında mineral değişimi ileri derecede yavaştır.Bu nedenle mineral içeriği tüm yaşam boyu hemen hemen aynı kalır.
Sürekli yenilense de dişlerde de bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır.Bu sorunlarla dişlerimizi alıp yerine şeker koyan sahte periler değil,gerçek diş perileri olan hekimler ilgilenmektedir.
En çok rastlanan diş problemi olan çürüklerine,steptococcus mutans olan dişler üzerindeki bakterilerin neden olduğu kabul edilir.Çürüklerin gelişmesinde önce plak birikmesi görülür.Plak dişler üzerine çöken tükürük ve besin artıklarından ibaret ince bir filmdir.Çok sayıda bakteri bu plak üzerine yerleşerek çürüklere yol açar.Bununla birlikte bu bakterilerin aktivitesi,büyük ölçüde besinlerdeki karbonhidratlara dayanır.Karbonhidrat varsa bakterilerin metabolik sistemleri aktive olur ve çoğalırlar.Ayrıca asitleri,özellikle laktik asit ve proteolitik enzimleri üretirler.Çürük oluşumunda başlıca etken asitlerdir.Çünkü yüksek asit ortamında dişlerin kalsiyum tuzları yavaş yavaş erirler.Dişin tuzları absorbe olduktan sonra kalan organik matriks proteolitik enzimler tarafından hızla sindirilir.

Mine çürüklerin gelişimine karşı,ilk bariyeri oluşturur.Mine tabakası,demineralizasyon dentinden daha dirençlidir; çünkü minenin kristalleri çok yoğun ve hacimleri dentin kristallerine göre yaklaşık 200 kat daha fazladır.Ancak çürük,mineyi delip dentine geçtikten sonra,dentin tuzları daha kolay eridiği için,çürük daha hızlı ilerler.

Çürüğe yol açan bakterilerin aktivitesi,karbonhidratlara dayandığı için,bundan zengin diyetle beslenmenin çürüklerin gelişmesine yol açtığı düşünülür.Ayrıca,besinlerle alınan karbonhidrat miktarı değil,alınma sıklıkları önemlidir.Eğer karbonhidrat gün boyu şeker gibi küçük parçalar halinde alınırsa bakteriler de gün boyu,öncelikli metabolik maddelerini bulmuş olacağı için dişlerde çürük gelişimi artar.

Öncelikle,dişlerimizi diş perilerimizin bize öğütlediği şekilde ve sıklıkla fırçalamalı, günlük bakımlarını sağlamalıyız.Aldığımız gıdalara ayrıca dikkat etmeliyiz.Ve en önemlisi;eğer bir diş sorunuyla karşı karşıyaysak dişimizi alıp kaçan perileri beklemeden,gerçek diş perilerine giderek tedavi olmalıyız.Tüm diş perilerine ve dişlerine iyi bakanlara sevgiler.

Sağlıklı ve sağlıklı kalın..




4 Aralık 2015 Cuma

ISINMIYOR VE RENK DEĞİŞTİRİYORSANIZ…


Merhaba sevgili okurlar,

Bir dolaşım sorunu olan Raynaud fenomeni kol ya da bacaklarda oluşan bir kan dolaşım rahatsızlığıdır. Özellikle soğuğa karşı vücudun hipotermi direnci düşüktür.Reynaud fenomeni el ve ayak parmaklarının renginin değişmesine neden olur. Duygusal stres ve soğuk hava klasik olan fenomeni tetiklemektedir.
Etkilenen uzuvlar önce azalan kan akışı sebebiyle beyazlaşır  sonra uzun süreli oksijen eksikliğine bağlı olarak morarır.En sonunda da , damarlar tekrar açılıp bölgeye kan hücum edince de kırmızı renk alır. Raynaud fenomeni için bu üç renkli geçiş süreci ( beyaz – mor – kırmızı ) karakteristik olmakla beraber herkeste standart değildir.Bazen direkt morarmayı  takiben kızarıklık oluşabilir. Başparmağı nadiren tutan Reynaud fenomeni parmaklardan yukarı çıkıp el/avuç bölgesine yayılmaz.
Tek başına ortaya çıkabileceği gibi başka hastalıklara eşlik de edebilen Raynaud fenomeni genelde  20 ila 40 yaş arasındaki genç bayanlarda görülür.Raynaud fenomeni tek başına mevcutsa “Raynaud hastalığı” veya “primer Raynaud fenomeni”  olarak adlandırılır, başka bir hastalığa eşlik ediyorsa “ikincil Raynaud fenomeni” denir. Skleroderma, römatoid artrit ve sistemik lupus eritematozus gibi römatolojik hastalıklar veya hipotiroidi ve karsinoid sendromu gibi endokrinolojik hastalıklar da ikincil Raynaud fenomeni’ne eşlik edebilir.

Soğuk ile sempatetik sinir sistemini aktive eden veya katekolamin ( = adrenalin, noradrenalin ) salgılanmasını artıran etkenlere bağlı olarak damarların spazma uğrama eşiği Raynaud fenomeninde düşer. Belirtiler damarların spazma uğramasının şiddetine, sıklığına ve süresine bağlıdır. Hafif seyreden vakalarda soğuğa maruz kalmayı takiben ciltte renk değişikliği oluşur. Etkilenen parmaklarda hafif iğnelenme hissi ve uyuşukluk olabilir, ancak renk normale döndüğünde bu belirtiler de ortadan kalkacaktır. Damar spazmının daha uzun sürdüğü durumlarda oksijen azlığı sebebiyle his ileten sinirler etkilenir ve parmaklarda acı da oluşur. Çok nadir olarak parmak ucundaki dokulara az oksijen gitmesine bağlı olarak buralarda doku ülseri ve iltihap oluşabilir.
Parmaklar en çok etkilenen bölge olmakla beraber Raynaud fenomeni burun, kulak ve dil gibi bölgeleri tutarak buralarda da uyuşukluk ve acı hissi yaratabilir.

Alınabilecek önlemler

1. Vücudunuzu soğuktan koruyun. Raynaud Fenomeni bulunan kişilerin soğuğa karşı duyarlı olduğu unutulmamalıdır. Yani, soğuk havalarda mutlaka kendinizi sıcak tutacak önlemler alın. Sıcak ortamlardan klimalı yerlere geçerken dikkatli olun.
2. Kıyafetlerinizi tercihen nemi emen doğal maddelerden (pamuklu gibi) seçin. Vücuttaki ısının çoğu baş bölgesinden kaybedildiği için şapka kullanın. Eller ve ayaklarda ekstra koruma gerektiği için mutlaka yünlü eldiven, kalın ya da iki kat çorap, bot kullanın.
3. Geceleri kendinizi sıcak tutmak için elektrikli battaniyeler ya da yeterince sıcak tutacak örtüler kullanın. Gerekirse gece de eldiven ve çorap kullanın.
4. Banyoda soğuk suyla temas etmeyin.
5. Mümkünse ısıtılmış arabalara binin.
6. Yazın bile mutlaka yanınızda koruyucu kıyafetler taşıyın, klimalı ortamlardan kaçının.
7. Buzdolabı ya da dondurucudan birşey almanız gerektiğinde koruyucu eldivenler kullanın.
8. Ellerinizi soğuk yerine ılık su ile yıkayın. Bulaşık yıkarken eldiven kullanın.
9. Çok soğuk içecek şişelerini tutmaktan kaçının. 
10. Sigara içiyorsanız mutlaka bırakın; çünkü sigara kan damarlarında daralma yaparak yakınmalarınızı artırır.
11. Kendinizi aşırı üzüntü, heyecan, korkulardan koruyun. Stresi azaltıcı gevşeme tekniklerini öğrenin.
12. Kan damarlarında daralma yapan bazı migren ilaçları gibi ilaçları doktorunuza danışın ve mümkünse kullanmayın. Doğum kontrol hapları da atakların sıklığını artırabilir, mutlaka danışarak kullanın.
13. Cildinize bakım gösterin. Cildinizi her zaman temiz tutun ve nemlendirin.
14. El ve ayaklarınıza ekstra bakım gösterin. Günlük temizliğinizi ihmal etmeyin, parmak aralarını iyi kurulayın, masaj yapın. Lanolinli kremleri tercih edin.
15. El ve ayaklarınızı yaralar açısından hergün kontrol etme alışkanlığı kazanın. Yara varsa derhal doktorunuza gidin.
16. Tırnaklarınıza özen gösterin. Tırnak etlerinizi kesmeyin, keskin aletler kullanmayın.
17. Parmaklarınızı kullanarak yaptığınız aktivitelerin atakları artırıp artırmadığını gözleyin. Daktilo veya bilgisayar kullanma, piyano çalma gibi aktiviteler parmak uçlarındaki damarlarda daralma yapabilir, bunu aklınızdan çıkarmayın.
18. İyi bir kan dolaşımı sağlamaya dikkat edin. Aynı pozisyonda 30 dakikadan fazla durmayın. Aerobik ve dayanıklılık egzersizleri yapın.
19. Atak sırasında mümkün olduğu kadar sakin kalmaya çalışın. El ve ayaklarınızı ısıtmaya, dolaşımı düzeltmek için hareket etmeye dikkat edin. Normal renk dönene kadar bunu sürdürün. Parmak uçlarını koltuk altlarınıza sokmak genellikle yardımcı olabilir. Su kullanacaksınız kesinlikle sıcak değil ılık su kullanın.

Tedavi

 Primer Raynaud hastalığında belirtilen önlemler alınsa yeterlidir.Ancak çok şiddetli vakalarda ve özellikle de Raynaud fenomeninin iltihaplı bir romatizmayla birlikte bulunduğu durumlarda bazı ilaçların içilmesi ya da ellere sürülmesi gerekebilir Bazı  olgulara "sempatektomi" adı verilen cerrahi işlem uygulanabilir. Kısaca,tedavi şekli hastaya göre değişir. Ancak hastaların çoğu korunma önlemlerinden fayda görür ve sorunsuz bir yaşam sürdürebilir.

Sağlıkla ve sağlıklı kalın



3 Aralık 2015 Perşembe

BAŞ AĞRISI DEYİP GEÇMEYİN !!!


 Merhaba sevgili okurlar,

Baş ağrılarının 300’den fazla farklı tipi var. Birçoğunun kökeni halen tam anlaşılmamış olmakla beraber genellikle iyi huylu özellik sergiliyor. Ancak bazen ciddi ve yaşamı tehdit eden nedenlerle ilişkili olabiliyor. Baş ağrısı toplumda çok sık görülmesi, toplumun geniş bir kısmını etkilemesi, işgücü kaybına sebep olması ve hayati tehlike yapabilecek hastalıkların belirtisi olması dolayısıyla üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Ülkemizde yapılan çalışmada migren prevelansı %16.4 olarak bulunmuş, bu oran kadınlarda %21.8, erkeklerde %10.9 olarak belirlenmiştir. Küme baş ağrısı için bildirilen prevelans değerleri %0.1-0.4 arasında değişmektedir. Gerilim baş ağrısı prevelans oranları epizodik tip için %20-30, süreğen tip için %3.1 olarak bildirilmiştir. Bingöl ilinde nöroloji polikliniğine müracaat eden hastaların %65.9'unda baş ağrısı yakınması olduğu görülmüştür. Kadınlarda ve erkeklerde gerilim baş ağrısı yüzdesi, ülkemizdeki belirtilen oranların üzerinde görülmektedir. Migren baş ağrısı erkeklerde yüzde olarak düşük görülmekte, diğer baş ağrısı sıklıkları oran olarak ülkemizdeki verilen değerlerle uyum göstermektedir.

Baş ağrıları hemen tüm dünyada Uluslararası Baş ağrısı Birliğinin(IHS) belirlediği kriterlerle sınıflandırılıyor. Oldukça geniş kapsamlı olan bu sınıflamaya göre; primer ve sekonder olmak üzere ikiye ayrılıyor.

Primer(birincil) baş ağrıları:
Migren,gerilim tipi baş ağrısı,küme baş ağrısı,kafa travmalarına eşlik eden baş ağrısı, dolaşım sorunlarına eşlik eden baş ağrısı, ilaç kullanımı ya da bırakmaya bağlı baş ağrısı, metabolik hastalıklara eşlik eden baş ağrıları, kranial yapılardaki bozukluklara eşlik eden baş ağrıları,sınıflandırılamayan baş ağrıları olarak sınıflandırılabilinir.

Sekonder (ikincil) baş ağrıları:
Bu grupta beyinde ve/veya sistemik olarak bir hastalık bulunuyor ve ağrılar bu hastalıkla ilişkili oluyor. Baş ağrısının hangi grupta olduğunu belirlemek için, geniş bir anamnez, nörolojik muayene, beyin görüntülemesinin yanı sıra , kan ve idrar tahlilleri, EEG (elektroensefalografi), gereken durumlarda lomber ponksiyon(belden su alma) işlemleri yapılması gerekiyor.

GERİLİM TİPİ BAŞ AĞRILARI
Gerilim baş ağrısı baş ağrıları içinde en sık görülen tiptir. Çevresel faktörlerin değişmesi, aşırı sorumluluk yüklenme, düş kırıklıkları, ailesel ve ekonomik sorunlar gibi insan yaşamındaki önemli değişiklikler sonucu yüz, baş ve boyun kaslarının sürekli gerilmesi ile ortaya çıkan şiddetli baş ağrısıdır. Baştaki veya boyundaki kasların kasılması stres veya huzursuzluk, uzun süre aynı pozisyonda oturma, trafik kazası gibi bir darbeye veya depresyona bağlı olabilir.

Çoğu kez hasta kendi kendisine migren tanısı koyar. Oysa hem mekanizma hem de tedavi yönünden gerilim baş ağrısı migrenden çok farklı bir biçimde ele alınmaktadır. Migrenli hastalar kuytu sessiz bir yer ararken gerilim baş ağrısından yakınan hastalar tam tersi gezmek dolaşmak isterler. Gerilim baş ağrısı migrenin aksine tek bir bölgeyi tutmaz. Daha yaygın bir seyir gösterir. Gün ilerledikçe şiddetlenir. Saatler boyunca sürer gider. Migrende ağrı öncesinde görülebilen görme bozukluğu ve diğer belirtiler gerilim baş ağrısında yoktur. Gerilim baş ağrısında baş, boyun ve omuz bölgesi kaslarında basınç uygulamakla yansıyan ağrının ortaya çıkmasına neden olan tetikleyici noktaların (trigger points) ortaya çıkması önemli bir bulgudur. Gerilim baş ağrısının en önemli özelliği genellikle boyun böl­gesinden başlayarak tepeye doğru yükselmesi ve sıkıştırıcı bir ağrı şeklinde seyretmesidir. Hastalar çoğu kez bu durumu başın cendereye alınmış gibi sıkıştırılması şeklinde nite­lendirirler. Baş ağrısı; gereğinden az ya da fazla uyuma, gereğinden az ya da fazla yeme, fazla alkol tüketme, aşırı gürültüye maruz kalma, aşırı çalışma ve diğer sağlık sorunları ile tetiklenebilir.

Baş ağrısının yanı sıra bir çok hastada başta yanma hissi, keçeleşme, dokunma ile hassasiyet gibi bulgular ortaya çıkar. Ayrıca kon­santrasyon güçlüğü, uykusuzluk gibi yakınmalar ağrıya eşlik edebilir. Bulantı ya da kusma görülebilir. Ancak çoğu kez migrende olduğu kadar şiddetli değildir. Bir başka önemli nokta migrenin ve gerilim tipi baş ağrısının bazen birlikte görülebilmesidir. Hatta migren ağrılarından yakınan bir hastada zaman içerisinde gerilim tipi baş ağrısı da oluşabilir ve gerilim tipi baş ağrısının belirti­leri daha ön plana geçebilir. Bu durumda hastalar baş ağrılarının şeklinin, süresinin ve sıklığının değiştiğini ifade ederler.

MİGREN
Çoğunlukla ataklar halinde gelen bir baş ağrısı tipidir. Ataklar 4 saatten 72 saate kadar değişen uzunluklarda olabilir. Kişi ataklar arasında kendini tamamiyle normal hisseder, ancak bir sonraki atağın endişesi içindedir. Eskiden "sadece bir baş ağrısı tipi" olarak görülen migren, artık başlı başına bir nörolojik hastalık olarak kabul edilmektedir.

Migren ağrısı genellikle orta şiddette ya da şiddetlidir ve kişinin normal aktivitelerini engelleyebilir; hem migren yakınması olan kişinin hem de yakınlarının yaşam kalitesini bozabilir. Baş ağrısı zonklayıcı, ateş yanar tarzda, matkapla deler gibi ya da nabızla birlikte atan şekilde hissedilebilir ve başın tek bir yanında olabileceği gibi çift taraflı da yerleşebilir. Bulantı, kusma, ışığa veya sese karşı aşırı hassasiyet baş ağrısına eşlik edebilir.

Migren, kadınlarda erkeklerden daha sık görülür; kadınlarda %18.6 ve erkeklerde %6.5 oranında görülmektedir. Yapılan çalışmalarda bir hekim tarafından tanı konulmamış olan migren hastası oranının kadın hastalarda %59 'a, erkeklerde ise %70 'e ulaştığı gözlenmiştir.

Birçok kişide ağrı ve diğer semptomlar o kadar şiddetlidir ki, sadece karanlık bir odada yatıp uyumak isterler. Bu da günlük yaşantıyı aksatır. Migren tedavisinde ilaçlar kullanılmaktadır. Kullanılan ilaçlar migreni tedavi etmez. Atak sıklığını azaltabilir ve ağrı sırasında kullanılanlar ise atağın daha kolay atlatılmasını sağlayabilir.

Günümüzdeki bir görüşe göre Migren bir Epilepsi çeşididir. Bu nedenle Migren profilaksisinde (atakların önlenmesi için) antiepileptik ilaçlar kullanılmaktadır. Ayrıca atakların oluşmaması için yavaş salınımlı düşük doz antidepresanlar da kullanılmaktadır.Migren atakları esnasında sakinleştirici ve ağrı kesici içeren enjeksiyonlar acil müdahale olarak hastanelerin acil servislerinde yapılır.

MİGREN TİPLERİ NELERDİR?
Toplumda en çok oranda görülen iki farklı migren tipi vardır:
BASİT MİGREN: Migrenli hastaların %75 inde görülür. Aurasız migren atakları vardır. Adi migren de denir. Sıklıkla bayanlarda görülür. Tek ya da çift taraflı baş ağrısı görülür. Kusma nadirdir.KLASİK

MİGREN: Auralı migren atakları görülür. Migrenli hastaların %10′unu oluşturur. Çocuklukta ergenlikte başlar. İlk atak 40 yaşından sonra gelir. 2-6 saat kadar sürer. Kişinin görme alanında boşluk vardır. Hasta boşluk olan yeri göremez. Başın tek tarafı ağrır. Bulantıyla birlikte kusma buna eşlik eder.

Aura, baş ağrısı başlamadan önce beliren, sıklıkla görme alanında sorunlar olan, bazı sinirsel belirtilerdir.Migren şafağı da denir. Diğer migren tipleri seyrek olarak görülür. Bunlar:

Baş ağrısız auralı migren: Uzun süre boyunca auralı migren yaşayan bir kişide zamanla baş ağrısı geçer veya azalır.

Baziler migren: Bilinen migren belirtileri yanında cümle kurmada güçlük, baş dönmesi, çift görme, kulakta çınlama ve dengesizlik görülebilir. Daha sonra migren baş ağrısı başlar.

Hemiplejik migren: Hem auralı migren hem de kol ve bacak dahil vücudun bütün yarısında kas güçsüzlüğü veya felç görülür. Atak süresince devam edebilir.

Status migrenozus: 3 günden fazla süren migren ataklarıdır. Boyun ve omuzdaki kasların kasılmasına bağlı olarak ortaya çıkabilir.

Retinal migren: Baş ağrısıyla birlikte bir gözde görme bozukluğu olur. Kısa sürelidir. Göz muayenesinde herhangi bir bulguya rastlanmaz.

Oftalmoplejik migren: Baş ağrısı ve gözün hareketlerini kontrol eden sinirlerin bir bölümünde felç vardır.

Hasta migren sırasında bir müddet kendini soyutlamak, dinlenmek ihtiyacı hisseder. Bazı belirtiler hastayı baş ağrısından daha çok rahatsız edebilir. Migreni beş evreye ayırabiliriz:

UYARICI BELİRTİLER
Yorgunluk,Işıktan ve sesten rahatsız olma, Kaslarda ağrı,Mide bulantısı, kabızlık, ishal,Susuzluk, idrara sık çıkmaHuzursuzluk, üzüntü gibi belirtiler migren atağının geleceğini gösterebilir.

AURA DÖNEMİ
Migren ağrısından ortalama 20 dakika kadar önce görülen dönemdir. Tek taraflı görme kaybı, kör nokta, ışınsal tarzda renkli titrek çizgiler, ışık çakması, kolda bacakta karıncalanma, uyuşma hissi olabilir. Örneğin aura dönemi geçiren bir hasta bu durumu şöyle tanımlamaktadır: Kısmi görme kaybı yaşıyorum. Bu hep baş ağrım olmadan hemen önce oluyor. Ortalama yarım saat sürüyor. Baş ağrım başladığında görmem normale dönüyor.
Aura migren habercisi olarak kabul edilmektedir.

BAŞ AĞRISI DÖNEMİ
72 saate kadar sürebilen bir dönemdir. Başın tek tarafında zonklayıcı bir ağrı vardır. Bazen başın iki tarafı da tutabilir. Hareket ederken ağrı artar. Bununla birlikte bulantı, kusma, ışık ve gürültüden rahatsız olma gibi durumlar mevcuttur. Bir migren hastası bu dönemi şöyle özetlemektedir:
Kafam zonkluyor, beynim patlayacak gibi oluyor. Normal ışık bile beni rahatsız ediyor. Kafamın yerinden fırlayacağını düşünüyorum. Midem bulanıyor. Huzursuz biri oluyorum. Atak başladığı sırada üşüyorum.

AĞRININ GEÇMESİ DÖNEMİ
Ağrının geçmesi için uyumaya çalışmak biraz rahatlamanızı sağlar. Ama ağrının geçmesi için yapılması gerekenler kişiden kişiye değişebilir. Çocuklarda kusma çok faydalı olabilir. Kimisi için de mutlaka ilaç tedavisi gerekir. Bazı hastalar ise atağın geçmesini bekler çünkü başka bir şeyin işe yaramadığını söylemektedirler.

İYİLEŞME DÖNEMİ
Atak geçtikten sonra, daha doğrusu baş ağrısı geçince, bir gün boyunca kendinizi çok yorgun hissedebilirsiniz. Çok yorucu bir işten çıkmış gibi olursunuz. Bazı hastalar ise baş ağrısından sonra kendilerini gayet enerjik hissettiklerini söylemektedir.

MİGREN ATAKLARI NE KADAR SIKLIKLA GELİR?
Atak sıklığı değişken bir durumdur. Kişiden kişiye değiştiği gibi kişinin atak zamanı da değişken olabilir. Ayda 1-2 kez ya da haftada bir atak geçirilebilir. Ayrıca ataktan sonra uzun bir süre atak gelmeyebilir. Ama kesin olan bir şey var ki her gün migren atağı gelmez.

MİGRENİ TETİKLEYEN FAKTÖRLER NELERDİR?
Migren atağının gelmesi için tek bir tetikleyici yoktur. Zaten tek bir tetikleyici migren atağı oluşturmaz. Üst üste gelen etmenler atağın başlamasına sebep olur. Bir hastanede yapılan araştırmalarda migren hastalarından alınan cevaplara göre en sık görülen durumlar stres, hormonlarda değişiklik, halsizlik, yorgunluk ve öğün atlamadır. Çocuklarda aç kalma, az yemek yeme, kadınlarda adet dönemiyle ilgili hormonal değişiklikler migrene neden olabilir.

Şu faktörlerde migren tetikleyicisi kabul edilmektedir:
Yeterince yememek,Bazı yiyecekler ve içecekler; eski peynir, çerez, çikolata, şarap, alkol, kafeinli içecekler, kahve, çay, katkı maddeleri,Çevresel faktörler; göz alıcı ışık, ağır koku, seyahat, çok yorulma, hava değişiklikleri,Hormonal değişiklikler; adet dönemi, gebelik, doğum kontrol hapları,Uyku problemi; uykusuzluk çekme ya da aşırı uyuma,Duygusal değişiklikler; endişe, üzüntü, tartışma, heyecan, depresyon, stres,Baş ve boyunda ağrı; göz, boyun, diş, çene ağrısı,Bu tetikleyicilerin hepsi bir kişide olmak zorunda değildir. Atak başlaması için yukarıdaki bir kaç neden yeterli olabilir.

KÜME(CLUSTER) TİPİ BAŞ AĞRISI
Cluster baş ağrıları, tüm baş ağrıları arasında en şiddedi olanlar arasındadır; Bir gözün içi ve çevre­sinde şiddetli ağrıya sebep olur.
Cluster baş ağrıları olan kişiler, bunu aralıklı olarak yani epizodik şekilde yaşarlar, haftalar ya da aylardan oluşan bir periyot içinde günde bir ila üç baş ağrısı nöbetli bir küme (yani cluster) ve bunu takip eden baş ağrısız dönemler.
Kişilerin yüzde 20’sinde kronik şekle rastlanır. Bu durumda günlük nöbetler, hafifleme oluşmadan önce, bir yıl ya da daha uzun bir zaman sürer. Kronik baş ağrılarının tedavisi, epizodik cluster baş ağrılarına oranla ilaç tedavisine daha zor cevap verir. Cluster baş ağrılarının bilinen bir sebebi ya da tedavisi yoktur, bir yaşam boyu hastalığı olabilir.

Her ne kadar dayanılmaz derecede ağrılı olsalar da, kalıcı bir zararları ya da diğer hastalık­larla bağlantıları yoktur. Mamafih, bir gözün çevresindeki şiddetli ağrı, acil tıbbi dikkat gerektiren bir durum olan akut glokom’un işareti de olabilir.
Cluster baş ağrıları genel­likle erkeklerde görülür ve ilk atak genellikle ergenlik döneminde ya da yirmili yaşların başında oluşur. Cluster baş ağrıları olan kişiler için, cluster dönemlerinde sigara ve alkol kullanımı, atakları tetikleyebilir. Ama hafifleme dönemlerinde bu durum söz konusu değildir.

SEMPTOMLAR
Tipik cluster baş ağrısı, genellikle kişi uyuduktan 2 ila 3 saat sonra ani şekilde başlar. Ağrı şiddetli, yakıcı, nüfuz edici nitelikte olup; genellikle bir gözün arkasın­dadır. Ama nadiren yanakta, kulak yanında ya da bunlara komşu bir bölgede ortaya çıkabilir. Etki altın­daki gözde gözyaşı ve kanlanma / kızarıklık; gözkapağında sarkma; burun deliğinde önce tıkanma ve daha sonra akıntı; ve yanakta yanma ve şişme oluşabilir.
Tek bir nöbet boyunca, tüm semptomlar yani belirtiler ya sol ya sağ yanda olur; hiçbir zaman her iki tarafta birden olmaz. Kişilerin çoğunda hastalanan bölüm daima aynı taraftadır. Bir ya da iki saat içinde, ağrı ve diğer semptomlar ortadan kaybolur. Bu bazen başladıkları gibi ani olur. Ama takip eden günlerde aynı zamanda tekrar oluşur.
Yarın baş ağrıları değerlendirme ve tedavi tekniklerine mercek tutacağım. Tedavi yöntemlerini öğrenmek için takip etmeye devam edin. Sağlıklı ve sağlıkla kalın.


1 Aralık 2015 Salı

SÜRESİZ GÜZEL KALMAK...

Kalıcı Makyaj, tüm kültürlerde sıklıkla rastlanan ve kökenleri M.Ö. 2000' li yıllara dayanan vücut süsleme sanatının ( tatoo ) günümüzde insan sağlığına uygun hale gelmiş alt kollarından en başta gelenidir.
Bedenlere eski çizgilerle yeni anlamlar yükleme işlemi, kökeni tarihin derinliklerinde saklı olan, inanca dayalı bir sanat formudur. Bir başka deyişle, yazısı ve anlatımı vücutta olan sonsuz iletişim tekniğidir.
İşlem, bedene uyumlu bir boya maddesinin, ömür boyu çıkmayacak biçimde derinin altına, desenler oluşturacak biçimde nakşedilmesi şeklinde uygulanmaktadır. Bilindiği gibi işaretler, harflerden daha eskilere dayanmaktadır ve vücudun işaretlerle süslenmesi, yaptıran kişiye ait bir amblem ve kimlik oluşturmaktadır. Tarihte zaman zaman soyluluğun, köleliğin, askerliğin, ergenliğin, ahlak yada ahlaksızlığın, cesaretin, erdemli olmanın, bir topluluğa ait olmanın yada kötülüklerden arınmış olmak gibi çok değişik amaçlara hizmet etmiştir.
Medeniyetlerin beşiği Anadolu'da da, özellikle güneydoğu bölgemizde, günümüzde de sürdürülmekte olan vücut süsleme geleneğinin kökenleri çok eski çağlara dayanmaktadır.
Günümüzde, Kalıcı makyaj uygulamaları, vücut dövmelerinden farklı olarak, daha çok yüz bölgesine uygulanan, kullanılan cihazlar, boyalar ve teknikler ile eğitim, uzmanlık ve tecrübe gerektiren bir işlem olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kalıcı makyaj veya daha doğru ismiyle ‘’Micro Picmentation’’ mikro, steril ve tek kullanımlık bir iğne ile doğal ve mineral renklerin deri yüzeyinin hemen altına yerleştirilme işlemidir. Bu alerjik olmayan, ciltlerde özellikle yüz ve vücut kullanımı için özel üretilmiş olup, herhangi bir katkı maddesi içermez.Tamamiyle organiktir doğaldır. Kalıcı makyajın dövme ile karıştırılmaması gerekir, Dövme ve kalıcı makyaj arasında hem teknik hemde malzeme farkı vardır, ama aynı şekilde uzun yıllar ciltte kalarak doğal görünümlerini korurlar. Kalıcı Makyaj işlemi sayesinde kaş, göz çizgisi(eye liner) veya dudak kontürü şeklinde doğal cilt renginizle uyumlu renkler tercih edilerek hatların biraz daha düzgün ve belirgin olması amaçlanarak kalıcı makyaj uygulaması yapılır. Şekil bozuklukları giderilebilir. Böylece daha düzgün, bakımlı ve genç bir görünüm kazanılabilir.
Micro Pigmentasyon, halk arasındaki adı ile kalıcı makyaj,kalıcı kaş makyajı,kalıcı kaş kontürü,kalıcı göz makyajı,kalıcı eyeliner,kalıcı dudak kontürü,kalıcı göz makyajı,dövme kaş,kalıcı kaş,kalıcı dudak makyajı vs. gibi değişik isimlerle anılır. Uluslar arası adı Semi permanent make up, yani yarı kalıcıdır.Çünkü Kalıcı makyajın cilt yüzeyinde kalıcılığı kullanılan boya,teknik ve cilt yapısına  göre 2 - 5 sene arasıdır.

Kalıcı Makyaj Teknikleri

1) Microblading 3D Kıl Tekniği Kaş   - Japon Metodu %100 doğal kaş görüntüsü 
2) Permanent Micro Point            (Mikro Noktalar Özel Çalışma)
3) Permanent Micro Simulacrum (Mikro Gölgeler Özel Çalışma)

Çoğunlukla Kalıcı Kaş Çalışması Yaparken Microblading 3D Kıl Tekniği İle Yapıyoruz.Uygulama Duruma Göre Farklılık Arz Edebiliyor.Bazı Kaşlarda Tüm Teknikleri Uyguladığımızda Olabiliyor.Mühim olan Doğal görüntüyü yakalamak.Tüm Teknikler başarılı bir şekilde bir kişide de uygulanabilir.Hem kıl tekniği hem de micro point aynı anda uygulanabilir.Yada üç teknik birden uygulabilir.

Kıl tekniği ile doğal kıl görüntüsü verilmeye çalışılır.Profesyonel bir Kalıcı makyaj kıl tekniği ile yapılan kaş kontüründe neredeyse gerçek kaşınızla ayırt edilemez.

Mikro pigmentasyonda kullanılan pigmentler, boya maddeleri, zamanla hücrelerin fizyolojik fonksiyonu olan FAGOSİTOZ ile yok olurlar. Hücre, pigmenti içerisine alır, parçalar ve yok eder. Mikro Pigmentasyon 2-5 senede yok olur, ancak yinede bu durum cilt tipi ile bağlıdır, bazı ciltlerde pigmentler tamamıyla yok olmaz hafif belli belirsiz kalabilir. Kullanılan boyalar organik olduğundan insan sağılığı için herhangi bir tehdit söz konusu değildir.

UYGULAMA SONRASI RENK KAYBININ NEDENLERİ

1 ) Mikro Pigmentasyon Kalıcı Makyaj uygulamasının ömrü cilt tipine göre de farklılık gösterir.Kimi cilt yağlı ,kimi cilt kuru kimisi karma cilt dediğimiz cilt tipine sahiptir.
2 ) Mikro Pigmentasyon uygulaması yapıldıktan sonra çok ince bir kabuklanma olur.Uzman kişinin önerdiği krem ile bakımı tamamlanmalı ve kabuk soyulmamalıdır.Kabukları erken soyarsanız uygulamanın ömrünü kısaltırsınız.
3 ) Skatrizasyona ( cildin kendini yenileme özelliği )Her cilt yapısı farklıdır.Ve cildin belli dönemlerde kendisini yenilediği bilinir.Bu durum uygulamanın ömrünü kısaltır ve kalıcı makyajın renginin zamanla açılmasına sebep olur.
4 ) Sürekli olarak güneşlenmek veya solaryuma girmek yapılan kalıcı makyajın ömrünü kısaltacaktır.Mümkün olduğu kadar Kalıcı makyaj yapılan bölgeyi güneş ışınlarından korumak gerekir.Korunursa renk kaybı kısa süre içerisinde olmayacaktır.Güneşlenmeden önce yüksek faktörlü bir krem ile önlem alınmalıdır.