13 Ocak 2016 Çarşamba

CİNSEL İLİŞKİ KABUS OLMASIN !!!

Merhaba sevgili okurlar,

Cinsel ilişki sonrasında idrar yollarında, rahim ağzında, gözde, rektumda ve üreme organlarında yerleşen bir bakterinin neden olduğu Gonore ya da Bel soğukluğu, hem kadında hem de erkekte akıntılı iltihaba neden olur. Gonore,cinsel yolla bulaşır ve bu yolla bulaşan hastalıklar arasında en çok görülen hastalıktır.
Erkekten kadına bulaşması daha kolay olan bu hastalık, genelde genç erkeklerde ve kadınlarda görülür. Kadında yerleştiği bölge çoğunlukla rahim ağzıdır. Korumasız ve çok eşli ilişkiler yüzünden bu hastalığa yakalananların sayısı her yıl artmaktadır. Dünyada her yıl 50 milyondan fazla kişi bu hastalığa yakalanmaktadır. Yapılan bir araştırmada her otuz saniyede bir kadın bu hastalığı kapmaktadır.
Bu hastalığa neden olan bakteri, sadece insandan insana bulaşabilir. Direkt temas gerekir. İnsan vücudunun dışında yaşaması zordur. Bu bakteri kuru ortamda yaşayamaz. Neme ihtiyaç duyar.
Bel soğukluğu, bir çok kadında belirti vermez. Kişi, taşıyıcı olarak kalır. Erkeklerde idrar yaparken yanma ve peniste akıntı görülür.
GONORE NASIL BULAŞIR?
Gonore; penis, vajina, ağız ve anüs temasıyla bulaşabilmektedir. Bakterinin bulaşabilmesi için boşalma gerekmemektedir. Hastalığın anal veya oral yolla da bulaşabilmesi nedeniyle homoseksüel ilişkilerde de taşınması söz konusudur. Gonore hastaları partnerleri ile birlikte tedavi edilmezse hastalık tekrar bulaşabilmektedir. Ayrıca hastalık; hamile anneden çocuğa vajinal doğum sırasında geçebilmektedir. Ayrıca, Neisseria gonorrhoeae'nin tuvalet kağıdında 3 saat, klozet kenarında ve havluda 24 saate yakın yaşayabildiği de bildirilmiştir.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Erkekte; ilişkiden sonra bir hafta içinde ortaya çıkar. Öncelikle hafif bir yanma görülür. Daha sonra hastalık daha da şiddetlenir ve sarı renkte bir akıntı ortaya çıkar. Akıntı yeri kızarır ve şişer. Tedavi edilmediği takdirde meni yolları iltihaplanır ve kısırlık meydana gelir. Hastada sık sık idrar yapma hissi uyanır. Fakat idrara çıktığında az idrar yapar. Bazı hastalarda ise hastalık belirti vermeyebilir.
Kadında; belirtinin şiddeti değişiktir. Hatta bazen belirti vermeyebilir. İdrar yollarında sarı-yeşil renkte bir akıntı meydana gelir ve bu akıntı kötü kokuludur. Adet düzeni bozulur ve adet dönemleri arasında kanama görülür. Yine erkekte olduğu gibi idrara çıkarken yanma vardır. Kadınlarda bartholin bezleri bulunur. Bu bezlerin iltihaplanması sonucu şişlik oluşur ve bu şişlik ağrıya neden olur. Tedavi edilmediği takdirde bu iltihap yayılır ve enfeksiyon başka yerlerde de görülür. Dış gebeliğe neden olabilir. Hatta kısırlığa yol açar.
Anal ve oral ilişkiler sonrası rektumda ve ağız bölgesinde enfeksiyon gelişebilir. Cinsel ilişki sırasında üreme organlarında ağrı görülür ve buradaki kaslarda iltihap meydana gelebilir.
Bazı durumlarda eklemlerde ağrı oluşur. Bu, bakterinin kana karışması sonucu ortaya çıkar. Eklemlerde ağrı, iltihap ve şişlik görülür. Sadece bir yerde oluşan bir durum değildir. Gezici bir ağrıdır. Ağrı bir yerde geçse bile daha sonra başka yerlerde ortaya çıkabilir.
Ayrıca bu hastalık hamile anneden bebeğe bulaşabilir. Bu durumda bebekte kızarıklık ve akıntı oluşur. Körlüğe yol açan bir rahatsızlıktır.

GONORE (BEL SOĞUKLUĞU) GÖRÜLME SIKLIĞI NE KADARDIR?

Gonore ABD'de ikinci sıklıkta gözlenen cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Ayrıca ABD'de 2007 yılında belirlenen vakaların 355.991'inde gonore saptanmasına karşın CDC (Center for Disease Control) bu sayının 700.000 civarında olduğunu tahmin etmektedir.İstanbul'da 1999 yılında, idrar yolu enfeksiyonu semptomları gösteren 192 erkek hastanın üzerinde yapılmış bir araştırmada; hastaların %9,4'ünde gonore saptanmıştır. Böylece gonorenin idrar yolu enfeksiyonlarında sıklıkla gözlenen bir organizma olduğu gösterilmiştir.

GONORE (BEL SOĞUKLUĞU) NASIL TEŞHİS EDİLİR?

Serviks (rahim ağzı), üretra (idrar yolu), anüs veya boğaz bölgesinden alınan örneklerle çeşitli laboratuar testleri yapılmaktadır. Bu testlerden en yaygınları; kültür çalışması, mikroskopi, enzim immunoassay (ELIZA) ve polimeraz zincir reaksiyonu (PCR)'dur. Bu metodlar arasında PCR; gonorenin tespiti için en güvenilir (altın standard) metot olarak gösterilmektedir.

BEL SOĞUKLUĞUNDA NASIL BİR TEDAVİ UYGULANIR?

Her hastalıkta olduğu gibi bu hastalığın da tedavi edilmesinde erken teşhis, hastalığın daha kolay ve çabuk geçmesini sağlar. Tedavinin amacı hastalıktan tamamen kurtulmak ve hastalığın başka yerlere yayılmasını önlemektir.
Hastalığın tedavisinde antibiyotikler kullanılır. Hap ya da iğne şeklinde olabilir. Büyük oranda iyileşme sağlanır. Genelde tek bir ilaç kullanımı yeterli olmaz. Birden fazla ilaçla tedavi yürütülür. Hastalık, hekim tarafından düzenli kontrol edilmeli, iyileşme sağlandığı takdirde tekrar kültür yapılarak bakterilerin üreyip üremediği kontrol edilir.
Bu hastalığı geçirenlerin eşleri de tedavi edilmelidir. Düzensiz antibiyotik kullanımı bakterilerin hastalığa karşı direnç kazanmasına neden olur. Bu hastalıkta penisilin türü ilaçlar kullanılır.

GONOREDEN (BEL SOĞUKLUĞU) NASIL KORUNULUR?

Gonoreden korunmanın en kesin yolu olarak; şüpheli ilişkiden kaçınılması ve uzun dönemli, tek eşli cinsel ilişkilerin tercih edilmesi önerilmektedir. Erkeklerde ve kadınlarda kondom kullanımı, gonorenin bulaşma riskini düşürmektedir. Beklenmeyen yara, akıntı, idrar atımı esnasında yanma veya kaşıntı gibi genital semptomlar gözlendiğinde uzman bir hekime danışılması ve cinsel ilişkinin bırakılması önerilmektedir. Ayrıca gonore teşhisi konulmuş bir hasta; durumunu cinsel ilişkiye girdiği kişilerle paylaşmalı ve bu kişilere tedavi olmalarını önermelidir.
Sağlıklı ve sağlıkla kalın..



12 Ocak 2016 Salı

OBSTETRİK BRAKİAL PLEKSUS YARALANMALARI

Merhaba sevgili okurlar,

Obstetrik (doğumsal )nedenli brakial pleksus felci muhtemelen ilk kez Londra'lı bir doğum hekimi olan William Smellie tarafından dökümante edilmistir. Bu olgu Smelli'nin ölümünden 1 yıl kadar sonraya tarihlenen" A Collection of Cases and Observations in Midwifery, Volume: 2, London, MDCCLlV"başlıklı kitapta aktarılmaktadır.

Yaklaşık 100 yıl kadar sonra Danyau, zor bir doğum sonrası dünyaya gelen ve hemen kaybedilen bir bebeğin otopsisinde yanlış forseps uygulama tekniğine bağlı olarak geliştiğini düşündüğü fasial sinir ve brakial pleksusa ait hasarlanma tespit etmistir. Obstetrik brakial pleksus felci  olan bebeklerdeki tipik parmak ve el bileği fleksiyonu, hafif dirsek fleksiyonu, önkol pronasyonu ve sarsakkol tablosunu ayrıntılı olarak 1872 de yayımlanan kitabında Boulogne' dan Cuillaume BenjaminAmand Duchenne tanımlamıştır. Bu kitabında dört olgudan söz etmektedir. Duchenne belki de obstetrik brakial pleksus felcinde de patogenezin bilimsel anlamda ilk analizini yapan kişidir.
Traksiyonun brakial pleksus üzerindeki etkileri, "Policeman's tip" ve daha sonra bu benzetmenin olası sosyal sakıncaları nedeni ile bunun yerine "porter's tip" tanımlamaları Duchenne tarafından yapılmıştır. Tedavide elektrik stimülasyonu kullanımı düşüncesi de Duchenne' e aittir.

Brakial pleksus  yaralanması nedir?

Doğum sırasında Brakial Pleksus denilen omuzda koltuk altından geçen sinir grubunun zedelenmesine doğumsal brakial pleksus yaralanması denir. Bu sinirler boyun omurları arasından çıktıktan sonra birbirleriyle birleşerek bir ağ  oluştururlar, bu ağdan çıkan çevresel sinirler de omuz çevresi, kol ve parmak kaslarını hareket ettirirler ve aynı zamanda bu bölgenin hissiyatını diğer bir deyişle dokunma duyusunu taşırlar. Brakial pleksus yaralanmaları yeni doğanlarda ve çocuklarda görülür ve ömür boyu sürer.
Bu yaralanmaların çoğunun nedeni doğum esnasında omuz ve boyundaki sıkışmalardır. Özellikle iri doğan bebeklerde ve forsepsle yapılan doğumlarda daha sık görülür. Bebeğin her iki kolunu eşit hareket ettirememesi, etkilenen kolda renk değişikliği ve şişlik, kol kaslarında hissedilen yumuşaklık, elin yumruk yapılamaması, parmak uzatılınca kavranamaması, köprücük kemiği üzerinde tek taraflı şişlik, elin ağza götürülememesi, cisimlerin hep tek elle kavranması, yüzükoyun yatırıldığında o kolunu dışarıya çıkaramaması,  oturma dengesinin geç gelişmesi ve etkilenen kol tarafına düşme eğilimi şeklinde çeşitli belirtileri vardır.

Brakial pleksus yaralanması tipleri:

1>   Erb-Duchenne tipi: Omuz çevresi paralizisi mevcuttur. C-5, C-6 tutulumu görülür.
2>   Tam paralizi: Tüm brakial pleksus tutulumu söz konusudur.
3>   Klumpke tipi: C-8, Th1 tutulumu vardır. Horner sendromu (Miyosis, ptosis, enoftalmus) görülebilir. Nadirdir.
Klinik belirtiler: Doğum sonrası üst ekstremite dirsek ekstansiyonda, hareketsizdir. Yaralanma olan tarafta Moro refleksi yoktur. Önkol ve eli tutan olgularda Grasp refleksi yoktur.
 Obstetrikal brakial pleksus yaralanmasında konservatif tedavinin yetersiz kalacağının belirtileri şunlardır:
1. Horner sendromu
2. Dorsal skapular sinir tutulumu
3. Duyusal sinir tutulumu
4. 3. ayın sonunda dirsek fleksiyonunun olmaması
 Ayırıcı tanı: Klavikula kırığı, humerus kırığı, serebral palsy, kord tümörleri ile yapılır.

Brakial pleksus hasarlarının tedavisi

Brakiyal pleksus yaralanmalarının bir kısmı belirli bir tedavi uygulanmaksızın iyileşir. Fizyoterapi  kuvvetin yeniden kazanılmasında ve kol ile elin kullanılmasında etkilidir
Ağrının azaltılması ve kolun daha fazla kullanılmasına olanak sağlanması için ilaç kullanmak gerekebilir.Ciddi travmatik yaralanmalarda bazen ameliyat gerekebilmektedir.
(Bu konuda çalışan el cerrahisi uzman doktoruna danışılmalıdır)

Doğumsal Brakiyal Pleksus Yaralanmasında Konservatif Tedavi
·         Doğumu takiben etkilenmiş kolun 20 gün gövde üzerinde istirahati
·         Eklem hareketleri (Fizyoterapistiniz tarafından her eklem için uygun tutuş şekli ve pozisyonu ile öğreniniz)
·         Her iki elin birlikte çalıştığı aktiviteler
·         Aktif hareketleri arttırıcı gelişimsel aktiviteler
·         Ağırlık taşıma
·         Duyu (Sensorik duyarlılığı) arttıran aktiviteler
·         Ortez kullanımı (Fonksiyonu arttırıcı veya kontraktürü önleyici)
·         Bantlama teknikleri ile uyarım, pozisyon veya gevşemeye yardımcı olma
(Bu konuda manuel terapi üzerine eğitim almış sertifikalı  bir fizyoterapistten yardım alınız)

Erken dönemde fizyoterapi yaklaşımları ile etkilenmiş kolun reddilmemesi ve yapabileceği aktiviteleri arttırmak mümkündür. Aile doğumdan itibaren günlük yaşam içerisinde bebeğini beslerken, giydirirken, oyun oynarken nasıl yaklaşması gerektiği konusunda fizyoterapisti tarafından bilgilendirilirse gelişimsel problemler en aza indirilebilir veya önlenebilir.
Sinir Cerrahisi
 Obstetrik paralizili hastaların tedavisinde geleneksel yaklaşım sinir iyileşmesinin plato çizdiği doğum sonrası birkaç yıl içinde cerrahi tedavinin gerçekleştirilmesi yönündeyken, modern yaklaşım erken cerrahi tedavinin seçilmiş bazı vakalarda uygulanması yönündedir. El fonksiyonlarının etkilendiği total BP yaralanmaları, Horner sendromu, üst pleksus yaralanması ve  frenik sinir tutulumu, duyu bozuklukları ve  deri ülserleri ve EMG’de kalıcı denervasyon potansiyalleri, üst pleksus tutulumu ve 3-6. ayda biseps fonksiyonunun yetersiz olduğu olgularda cerrahi önerilir. Sinir ameliyatları bir yaşından küçük hastalar için uygun tedavi seçeneğidir.
Brakial pleksus yaralanmaları çok uzun süre takip ve rehabilitasyon gerektiren bir hastalıktır. Doğum sırasında oluşan ve kolun fonksiyonlarını etkileyerek çocuğun ilerde kolunu kullanamaması ve diğer hareketlerde bozukluk yaratan brakial pleksus yaralanmalarında erken teşhis, uygun cerrahi müdahale, erken rehabilitasyon ve aile eğitimi çok önemlidir. Doğumsal brakial pleksus yaralanmalarında erken tanı muayene ile konulur ve bebek takip edilir hiçbir gelişme olmazsa 3 ay sonra ameliyat edilir. Brakial pleksus yaralanmasının tedavisinde bazen sadece fizyoterapi yeterlidir. Bazı durumlarda da  cerrahi müdahale ve fizyoterapi birlikte uygulanır. Brakial pleksus yaralanmasında iyileşme en fazla 1-18 aylık dönemde görülür. Tedaviden elde edilecek sonucun başarısı sinir zedelenmesinin tipine ve şiddetine bağlı olduğu kadar erken tanı ve  tedaviye, erken başlanan rehabilitasyona, ekip çalışmasına ve ailenin aktif olarak rehabilitasyona katılımına da bağlıdır.

Sağlıklı ve sağlıkla kalın



10 Ocak 2016 Pazar

SARIŞIN, İNCE VE SOLGUN DERİLİ OLANLAR OSTEOPOROZ RİSKİ ALTINDA...

Merhaba sevgili okurlar,

Yaş ilerledikçe özellikle kadınlarda kemik erimesinin artmasına paralel olarak kalça kırığı oluşma sıklığında ciddi artışlar görülüyor. Yapılan araştırmalar, yaşam boyu osteoporoza bağlı kırık görülme oranının erkeklerde yüzde 15-20, kadınlarda yüzde 40-50 olduğunu gösteriyor. Kalça kırıkları sadece yaşa bağlı olarak değil, geçirilen travmalar, düşmeler sonucu da oluşup hayatı tehdit eden boyutlara varabiliyor.
Kemiğe direncini veren maddelerin özellikle de kalsiyumun kemikten uzaklaşması ile osteoporoz oluşur.  Kemik azalmasının şiddeti arttıkça kemik kırılganlığının da arttığı ciddi bir hastalık olan osteoporozun en çok sarışınlarda görüldüğü bulunmuştur.

OSTEOPOROZ RİSK FAKTÖRLERİ

Kadınlar daha az kemik dokusu olması bu faktörü arttırır,
- 50 yaş üzerinde olanların kemik dokusu gittikçe kayıplaşmaya başlar,
- Menopoza giren kadınlarda normale göre daha fazla kemik erimesi problemi yaşanır,
- Erken menopoza girmek veya yumurtalıkların alınması bu süreci hızlandırır,
- Düşük kalsiyum içerikli yiyecekler yemek,
- Aile geninde osteoporozlu kimselerin bulunması,
- Yetersiz fiziksel aktive ve hareketsizlik,
- Alkollü, kafeinli ve kolalı içeceklerin çok fazla tüketilmesi,

BELİRTİLERİ

Menopozdan sonra görülen osteoporozda en önemli öznel belirti ağrıdır. Sut ve bel bölgesinde, daha ender olarak da boyunda görülür. Kalsiyum dengesinde yitimin daha önde olduğu ilk evrelerde ağrı çok şiddetli olabilirse de daha son­ra hafifler ve böyle sürer.
Bu evrede çekilen filmler iskeletteki mineral yitimini ortaya koymadığından ağrırım şiddetli olduğu dönemlerde, yanlışlıkla 
omurga artriti ya da artroz gibi tanılar konabilir. Nevrite benzer ağrılar çok ender ortaya çıkar.
Kırık en önemli klinik belirtilerden biridir. En çok omur, uyluk kemiği boynu ve bileklerde görülür. Küçük bir travmanın yol açtığı kırıklar kimi za­man çok az sayıda öznel belirtiyle orta­ya çıkabilir.
Biçim bozuklukları osteoporozun geç dönemlerinde görülür. Hemen hiç­bir zaman kol ve bacaklarda rastlan­maz, daha çok omurgayı tutar ve bu özelliğiyle osteomalaziden (erişkinde kemik yumuşaması) ayırt edilir. Omur­gadaki biçim bozukluklarında iki önemli özellik görülür:
1-Boy kısalması.
2-Sırt omurlarında kamburlaşma so­nucunda göğüs kafesinin yay biçimini alarak bozulması. Kamburlaşma, 
meno­pozdan sonraki osteoporozun en önemli klinik belirtisidir ve hastaya belirgin bir görünüm verir. Kısalan gövde kol ve bacaklarla orantısızdır. Hastanın görü­nümü giderek maymuna benzer. Kimi zaman omurga kenarları böğür çıkıntı­larına yaklaşarak üst üste gelebilir ve karın derisinde derin, enine kıvrımların oluşmasına neden olur.
Omurganın eğrilmesiyle 10 cm’den fazla boy kısalması 
solunum işlevlerini bozabilir.
TANI
Osteoporoz tanısı uzun süre klinik ve radyolojik verilere dayanmıştır. Özellik­le bilek, omur ya da uyluk kemiğinde ti­pik bir kırık ya da bir kemiğin kalsiyum içeriğinin büyük ölçüde azaldığının gö­rülmesi önemli ipuçları verir. Osteoporozu düşündüren öteki klinik belirtiler ise giderek artan
kamburluk ile sırtta ve belde ağrıdır. Bu bulgular hastalığın geç dönemlerinde ve iskeletteki kalsiyumun önemli bir bölümü yitirildiğinde ortaya çıkar. Dolayısıyla hastalığın başlangıç evresinde, yani sakatlığın önlenebile­ceği aşamada fark edilmez. Bu durum, erken önlem almayı engeller.
Son 15 yılda osteoporoz tanısı, ke­mik yoğunluğunu ölçen daha ince yöntemlerin kullanılmasıyla önemli ölçüde kolaylaşmıştır. Bilgisayarlı kemik mi­neral yoğunluk ölçümü ile 
bilgisayarlı tomografitam için en uygun yöntemler­dir. En önemli araştırma bölgeleri, osteoporoza bağlı kırıkların en belirgin ol­duğu uyluk kemiği boynu ve bel omur­larıdır. Bununla birlikte, iskeletin tümü İncelenmelidir. Bilgisayarlı kemik mi­neral yoğunluk ölçümü yöntemi kemiklerdeki mineral yoğunluğunun değerlen­dirilmesinde, geleneksel yöntemlerden daha üstündür. Öte yandan yeni tam yöntemlerinin kullanılması, röntgen fil­minin yerini tutamaz. Özellikle aktif osteoporoz tanısında, omurlardaki biçim değişikliklerini görmek ve zaman için­deki gelişimim izlemek açısından çok yararlı olan röntgen filmi klinik tablo­nun yorumunu güçleştiren Öteki eklem bozukluklarının da değerlendirilmesini sağlar.

Osteoporozun tipinin doğru belir­lenip değerlendirilmesi de çok önem­lidir. Böylece osteomalazi (erişkinde kemik yumuşaması) ya da ikincil osteoporoz ile ayırıcı tanı yapılabilir. Dolayısıyla birincil osteoporozdan kuşku duyulduğunda hastanın öyküsü dikkatle alınmalı, böylece 
beslenme alışkanlıkları, bedensel etkinlik, kul­landığı ilaçlar ve menopozun başlan­gıcına ilişkin bilgi edinilmelidir. Ay­rıca, kalsiyum metabolizmasıyla ilgili laboratuvar incelemeleri de yapılmalı­dır. Bu veriler, doğru tanı koymak ka­dar tedaviyi planlamak için de zorun­ludur.

AYIRICI TANI

Olguların büyük bölümünün birincil osteoporoz olmasına karşılık, tanı konur­ken başka hastalıklara ya da kemikleri eriten ilaçlara bağlı ikincil osteoporoz olasılığı önemle değerlendirilmelidir. Öyküyle ilgili verilerin dikkatle toplan­ması, olguların hemen tümünde ikincil osteporozun dışlanmasını sağlar.
Birincil 
kemik tümörleri osteopo­rozdan kolaylıkla ayırt edilebilir. En sık görülen kemik tümörü olan osteosarkom, daha çok kemik büyümesinin hızlı olduğu çocukluk ve ergenlik dönemle­rinde görülür. Öteki kötü huylu tümör­ler ise Özellikle orta yaşlarda görülür.
İyi huylu tümörlerin en sık görülen bi­çimleri özellikle erkeklerde ergenlik döneminde ortaya çıkar.
İyi huylu 
tümörler kural olarak ke­mik ağrısına neden olmazsa da, tutulan bölgedeki biçim bozukluğu ya da hasta­lığa bağlı bir kırık sonucunda ağrı görü­lebilir. Çekilen filmlerde bu tür kırıklar osteoporoza bağlı kırıklardan kolayca ayırt edilebilir.
Son olarak, kemik tümörlerinin is­keletin tek bir bölümünü tuttuğunu, öte­ki kemiklerin yapısının sağlam ve mi­neral içeriğinin de normal olduğunu vurgulamak gerekir. Oysa osteoporoz iskelet sisteminin tümünü etkileyen bir hastalıktır.
İkincil durumlarda tablo oldukça farklıdır. Kemik öteki organların birin­cil tümörlerinin sıklıkla yayıldığı bir dokudur. 
Tümör hücreleri kemik doku­suna genellikle kan yoluyla ulaşır ve kemik iliğinin en yoğun olduğu alanlar­da gelişir. Omurga, ikincil tümörlerin en sık yerleştiği bölümdür.
Kemiklere en çok yayılım yapan tü­mörler meme, prostat, akciğer, idrar ke­sesi, 
böbrek ve tiroit kanserleri ile melanomlar, lenfom ve kan kanserleridir. Tümörün birincil odağı her zaman bi­linmediğinden ya da belirtisiz Alabildi­ğinden ve hastanın tek yakınması ke­mik ağrısı olduğundan osteoporozdan ayırt edilmesi zor olabilir. Yayılım odaklarının yaptığı ağrı çok tipiktir; şiddeti değişmez, dinlenmeyle hafifle­mez, aksine geceleri daha da artar.
Çekilen filmlerde erken evrede önemli değişiklikler görülmez, ama kuşku üzerine yapılacak bilgisayarlı to­mografi ya da magnetik rezonans ince­lemesi çok küçük 
tümör odaklarını bile görüntüleyebildiğinden, doğru tam için yol göstericidir.

TEDAVİSİ
Osteoporozda kaybedilen kemiğin yerine getirilmesinin zor olduğunu söylemiştik. Ancak kemik kaybı yavaşlatılabilir. Kemik erimesi tedavisi yoğun araştırmalara neden olmuştur. Bugün itibariyle en geçerli yöntemlerden birisi östrojen tedavisidir. Böylece kemik erimesi süreci azalır. Bu tedaviyle kalça ve omurga kemiklerinde kayıp azalmış ve bu tedaviye ek olarak kalsiyum da eklendiğinde bu oran daha da fazla artmıştır. Kalsiyumun 30 yaşından önce uygun miktarda besinsel olarak alınması kemik erimesi ihtimalini oldukça arttırır fakat sonradan ilaç tedavisi şeklinde alınan kalsiyum daha mütevazi bir etki gösterir. Kemik erimesi tedavisi uzun sürer ve en az 5 yıllık bir süreç gerekir ki etkinliğini göstersin.
Yaş ilerledikçe vücudun kalsiyumdan yararlanma ihtimali azalır. Çünkü emilimi azalmıştır. Kemik erimesinin önüne geçmek için kalsiyum dengesini iyi ayarlamak gerekir. Fakat tek başına, östrojen olmadan kalsiyum verilmesi tedavide pek fayda sağlamamaktadır.
Östrojen tedavisine tahammül edemeyen veya kullanılması bazı tehlikeler yaratabilen hastalarda, kalsitonin tedavisi kemik kırığı riskini azaltır. Umut  vaadeden diğer tedavi yaklaşımı ise kemik erimesini seçici olarak azaltan bifosfonatların kullanılmasıdır.
TEDAVİDE SON GELİŞMELER
Vücuda yerleştirilen bir çip sayesinde, osteoropoz (kemik erimesi) ilacının dozu uzaktan ayarlanabildi.
Danimarka'da yapılan klinik araştırma, ilk kez osteoropozun uzaktan "tedavi edilebileceğini" gösterdi.Araştırmaya 7 osteoropoz hastası kadın katıldı.
Çipi 65-70 yaşındaki katılımcıların vücuduna yerleştiren bilim adamları, 12 ay boyunca hastaların durumunu izledi. Bilim adamları çip sayesinde, teriparatid ilacının günlük yapılan enjeksiyonlar kadar etkili şekilde kana verilebildiğini gördü.
Merkezi ABD'de bulunan çipi geliştiren şirketin patronu ve araştırmaya imza atanlardan Dr. Robert Farra,"hastaların artık ilaçlarını almayı unutmayacağını ya da osteoropoz tedavisinde kullanılan iğnelerin acısına katlanmak zorunda kalmayacağını" vurguladı.
Önceden programlanan, kademeli olarak bir süre az dozlarda ilacın verilmesini sağlayan birçok çipten farklı olarak, kalp pili büyüklüğündeki bu çipin kablosuz bir sistem yardımıyla uzaktan kontrol edilebildiği belirtildi.Doktorların, bilgisayar ya da cep telefonuyla hastalığın durumuna göre dozu ayarlayabileceğini belirten Farra, bu sistem sayesinde ilacın kana enjeksiyon gibi hızla verilebildiğine dikkati çekti.
Massachusetts Institute of Technology, Harvard Tıp Fakültesi ve Case Western Reserve Üniversitesi'nden bilim adamlarının da destek verdiği araştırma "Science Translational Medicine" dergisinde yayımlandı.
Bu tekniğin kanser gibi başka hastalıkların tedavisinde de kullanılabileceği ifade edildi.
Tedavi eksiksiz planlamalı
Cerrahi tedavi, hastanın genel durumu ve sistemlerinin anestezi için en uygun olduğu dönemde yapılmalıdır. Kalça kırıklarının cerrahisi teknik olarak zordur. Cerrahi tedavi bilgi, deneyim ve donanım gerektirir. Deneyimli bir ekip tarafından yapılacak olan eksiksiz planlanmış, doğru implant seçilmiş bir ameliyat, hastanın sağ kalım süresini ve yaşam kalitesini olumlu etkiler. Düşük oranlarda görülmekle birlikte yüzeysel ve derin enfeksiyon, kırık çizgisinde iyileşmeme, protezde çıkık, protez çevresinde kırık, erken gevşeme ve derin ven trombozu cerrahi tedavi sonrasında görülebilecek komplikasyonlardır.
Düşme sonrası kalça kırığından nasıl korunabiliriz?
·         Uygun beslenme, egzersizler ve ilaçlar ile osteoporozun önlenmesi ve tedavisi yapılırken,  yaşam alanında alınacak bazı önlemlerle düşme riski azaltılarak kalça kırığı oluşma sıklığı azaltılabilir.
·         Osteoporoz tanısı olan hastalar yürürken, yürüteç ya da baston kullanmalıdırlar.
·         Yürürken alçak topuklu ayakkabıları tercih etmelidirler.
·         Tabanı kaygan olmayan, yere sıkıca tutunan ayakkabıları kullanmak gerekir.
·         Osteoporozlu kişilerin çevresinde yer alan kaygan zeminler, kapı eşikleri ve halı yükseltileri ve kablolar ortadan kaldırılmalıdır.
·         Banyo ve tuvaletlerde tutunabilecek, yeteri kadar aydınlatılmış ortamlar tercih edilmelidir.
·         Osteoporozlu hastaların çevresinde evcil hayvanlar ve çocuk oyuncakları bulundurulmamalıdır.
·         Denge koordinasyon eğitimi almaları önemlidir.
·         Kas güçlendirici egzersizler ile düşme riski azaltılabilir.
6 hafta sonra cinsel hayata
Total kalça protezi sonrasında uygulanacak olan rehabilitasyon hastaya ve kalça protezi ameliyatı cerrahi tekniğine bağlı faktörlere bağlı olarak değişiklik gösterir. Rehabilitasyonun amacı hastayı bir an önce ayağa kaldırarak günlük yaşamına kavuşturmak olmalıdır. Bu hedefin gerçekleştirilmesinde hekim, hasta ve fizyoterapist iletişimi son derece önemlidir. Uyumlu bir çalışmayla hastalar, en kısa sürede bağımsız yürüyüşlerini kazanabilir ve günlük yaşantıları için gerekli olan işlevlere sahip olabilir. Hastanın rehabilitasyon programına verdiği yanıta göre değişmekle birlikte, ameliyatı takiben ortalama 3 ay sonunda hastalar günlük yaşamlarına geri dönebilirler ve yaklaşık 1 yıl sonunda ameliyattan tam olarak yarar elde ederler. Total kalça protezi ameliyatını takiben ortalama olarak 6 hafta sonunda, meydana gelebilecek çıkık komplikasyonu riskini azaltmak için güvenli seks pozisyonlarında cinsel yaşam başlar.
Sağlıkla ve sağlıklı kalın.




8 Ocak 2016 Cuma

OMUZ AĞRISINI CİDDİYE ALIN!!!

Merhaba sevgili okurlar,

Omuz ağrısının en sık görülen sebebi omuz bölgesindeki kaslardaki zorlanmadır.Ağrı kaslardaki yırtıklar ya da tendonlardaki tendinitler sebebiyle oluşabilir.Doktora genellikle omuzda hissedilen ağrı ve hareket kısıtlılığı nedeniyle başvurulur.

Omuz ağrısını yaratan sorunlardan biri de ,sıklıkla karşılaştığımız ,subacromial sıkışma sendromu dediğimiz problemdir.Omuz bölgesinde bulunan acromion,coracoacromial ligament ve coracoid çıkıntının oluşturduğu coracoacromial ark,sert bir yapı olup kolun yukarı kaldırılmasını(elevasyonunu) sınırlar.Altında bulunan humerus başı ve rotator cuff gibi yapıları direk travmalardan korur.

Subacromial sıkışma sendromunda coracoacromial ark ve humerus başı arasındaki yumuşak dokular,supraspinatus tendonu ve subacromial bursa denilen yapılar sıkışır ve inflamasyon oluşur. Subacromial aralığı daraltan yapısal ve fonksiyonel bazı nedenler vardır.

Yapısal nedenler arasında; acromioclavicular eklem patolojileri,osteofitler , coracoacromial ligamentin kalınlaşması, acromioclavicular eklem patolojileri,proksimal humerus kırığı malünyonu sayılabilir.

Fonksiyonel nendenler ise; torasik kifoz artışına bağlı anormal skapula ve omuz pozisyonu,rotator cuff zayıflığı,posterior kapsül gerginliği ya da rotator cuff yırtığına bağlı oluşan glenohumeral depresyon kaybıdır.

Subacromial aralığı daraltan neden ister yapısal ister fonksiyonel olsun,kolun abduksiyonu(gövdeden yana uzaklaşması) ve fleksiyonu(gövdeden öne uzaklaşması) sırasında rotator cuff;humerus başı ile acromial ark arasında sıkışır.Ödem,inflamasyon ve bursit oluşur.Tekrarlayan sıkışmalar ve inflamasyon atakları sonucunda da dejeneratif tendinit ve rotator cuff yırtığı gelişebilir.

Subacromial sıkışma sendromunda hastalar omuzun ön yüzünde ve gece dinlenmeyle artan ağrıdan şikayet eder.Kolu yukarı kaldırırken 60 ve 120 derece arasında ağrı vardır.
Kesin teşhis için subacromial enjeksiyon testi uyulanır.Subacromial aralığa 3-5 ml %1 lik lidocain enjekte edilir.Birkaç dakika beklendikten sonra sıkıştırma manevraları tekrarlanır.Ağrının en az %50 azalması teşhis için yeterlidir.Tanı için radyografik inceleme,ultrasonografi,artrografi ve mrg yöntemleri kullanılır.

Subacromial sıkışma sendromunda üç evre bulunur ;

Evre 1-Ödem ve hemoraji : Sıklıkla gençlerde,kolun baş üzerindeki aşırı aktivitesi sonucu oluşur.Tenis,yüzme,cirit atma gibi sporları yapan sporcularda çok sık rastlanır.Dinlenme ve konservatif tedaviye iyi yanıt verir.Bu evrede kişiye buz uygulaması,aktivite sınırlaması,analjezik ve nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar ve omuz eklem açıklığını koruyan egzersizler verilir.

Evre 2-Fibrozis ve tendinit : Subraspinatus tendonunda ve subacromial bursada  tekrarlayan travmalar sonucunda fibrozis ve kalınlaşma meydana gelir.25-40 yaş arası kişilerde sık rastlanır.Kişi aktivite ile artan bir ağrı tanımlar ve bu ağrı geceleri uykudan uyandıracak kadar şiddetli olabilir.

Evre 3- Kemik ve tendon lezyonları : Genellikle 40 yaş üstü kişilerde görülen bu evrede,rotator cuffta kısmi ya da tam yırtık,bicipital tendon yırtığı,acromion ve tuberculum majusta kemik lezyonları oluşur.Semptomlar aktiviteyle ve geceleri artar.Eklem hareket kısıtlılığı ve sertlik hissi bulunur.Bu hastalarda özellikle kolu yana kaldırma (abduksiyon) ve dışa döndürmede(eksternal rotasyon) kuvvetsizlik görülür.Kolun 90 derece abduksiyonda tutulması zorlaşır ve düşen kol testi (drop- arm) pozitiftir.Kronikleşmiş vakalarda omuz çevresinde atrofi gelişebilir.

Konservatif tedavi:

Subacromial sıkışma sendromu tedavisinde önce antiinflamatuvar ilaçlar ve ağrı kesicilerle başlanır.Eklemi dinlendirmek ve buz uygulamanın yararı vardır.Ağrı azalmıyorsa kortizon enjeksiyonu da yapılabilir.
Fizik tedavide soğuk ajanlar,ultrasound ve elektroterapi dışında fizyoterapistin uygulayacağı mobilizasyon ve manuel terapi yöntemleri tedavinin etkinliğini artırıcıdır.Fizyoterapistin tüm bu uygulamaların dışında verdiği kuvvetlendirme ve germe egzersizlerinin de sürekli ve düzenli olarak yapılması gerekmektedir.Böylece omuz stabilizasyonu artacak ve semptomlar azalacaktır.

Cerrahi tedavi :

Subacromial sıkışma sendromu semptomları 5 ay veya daha uzun süredir devam ediyorsa cerrahi tedavi düşünülür.Cerrahi tedavide uygulanan birkaç farklı yöntem vardır.Subacromial dekompresyon,rezeksiyon artroplastisi ,artroskopik  ve açık girişim bunlardan bazılarıdır. Cerrahi tedavi sonrası rehabilitasyon oldukça yavaş ilerler.Rehabilitasyon evresi birkaç hafta sürer ve tam olarak iyileşme 2-3 ay kadar olabilir.Omuzda iyileşmekte olan dokuları koruyarak erken dönemde hareketi sağlamak ve artırmak önemlidir. Cerrahiden sonra bir süre omzu koruma amaçlı omuz askısı takılır.Omuz rehabilitasyonu özellikle artroskopik prosedürden sonra hızlı ilerler.Rehabilitasyonda önce hareket genişliğini artıran sonrasında kuvvetlendirici egzersizler verilir.Önemli olan kısa sürede iyileşme amaçlı aceleci davranmamaktır.Fizyoterapistin uygun gördüğü şekilde hareket edilmelidir.

Sağlıklı ve sağlıkla kalın




7 Ocak 2016 Perşembe

KENDİNİZİ GERÇEKLEŞTİRİN…


Merhaba sevgili okurlar,

Birçoğumuz için yaşam doğmak,büyümek,mezun olmak,evlenmek,önce çocuk sonra da torun sahibi olmak ve sonunda da ölmek anlamına geliyor.Kendimize içine koyduğumuz bu kısır döngü içinde kendimiz için ne yapıyoruz peki ? Başarmak,sahip olmak istediklerimiz ya da yaşama dair hırslarımız yok mu ?  Ya da geç kaldığınızı veya kapasitenizin yetmediğini mi düşünüyorsunuz?
Bana göre insanlar  istedikleri her şeyi başarabilir,insanların önlerindeki tek engel kendi koydukları engellerdir.Başarısızlık kişinin hem sosyal hem bireysel olarak psikolojisini negatif etkilemektedir.Oluşan bu negatif psikoloji sağlık anlamında ,ilerleyen dönemlerde anatomik ve fizyolojik olarak oluşabilecek sorunlara zemin hazırlamaktadır.İnsan psikolojisi, anatomi ve fizyolojisi bir bütünün parçalarıdır.Bu nedenle kişisel gelişim kişinin sağlığı üzerinde de etkilidir.Bununla ilgilenen çok sevdiğim bir branşa göz atmak yerinde olacaktır.

NLP, 1970'li yılların başında matematikçi Richard Bandler ve dilbilimci John Grinder'ın belirli becerilere sahip olan insanlar ile bu becerilerde mükemmelleşmiş insanlar arasındaki farklılıkları ortaya koyma çalışmalarıyla Kaliforniya'da doğmuştur. Kendilerine sordukları soru şuydu; "Herhangi bir uzmanlık becerisine sahip bir kişi ile, aynı beceriye sahip olmasına karşın konusunda daha üstün olan birisi arasındaki farkın nedeni nedir?"
Bandler ve Grinder, mükemmel performansa sahip insanları modellemiş ve bu performansa diğer insanların da ulaşabilmeleri için gerekli teknikleri oluşturmuşlardır.

Şimdi NLP’ nin açılımını yaparak her harfin neyi temsil ettiğine bir bakalım:

Neuro: Tecrübelerimizin sinir sistemimiz sayesinde 5 duyumuzla algılanması ve işlenmesidir. Yani yaşadıklarımızı zihnimizde nasıl canlandırdığımızdır. Kısacası sinir sistemine yaptığımız bir göndermelerden oluşur.
Linguistic: Sinirsel temsillerin kodlandığı, sıralandığı, anlama kavuştuğu dil ve iletişim sistemidir. Yani hayata bakışımızı, olaylara verdiğimiz tepkileri sözcüklerle nasıl anlattığımızla ilgilenir.
Programming: Belirlenmiş hedeflere ulaşmak için iletişimimizi ve sinir sistemimizi organize etme eylemidir. Yani istenilen sonuçlara ulaşmak için düşünceleri düzenler ve değiştirilmesi gereken inançlarla ilgilenir.

Türkçesi Sinir Dili Programlaması olarak çevrilen NLP, bireyin istediklerini elde etmesine imkân veren bir düşünce, uygulama ve davranış biçimidir.

İnsanı bir bilgisayara benzetirsek NLP, bu bilgisayarı nasıl kullanacağımızı öğreten bir teknolojidir. Her bireyin sahip olduğu potansiyelin nasıl daha etkin kullanılacağını gösteren modellerden ve stratejilerden oluşur.
NLP Kişinin Kendisiyle ve Diğer İnsanlarla İletişimidir…

NLP Bir Davranış Biçimidir… Merak, macera hissi, neyin öğrenmeye değer olduğunu ve iletişimde neyin insanları etkilediğini öğrenme arzusu ile yaşama, kaçırılmaz bir öğrenme fırsatı olarak bakar.

NLP Bir Yöntemdir… Her davranışın uyduğu bir yapı vardır. Bu yapıyı öğrenebilir, değiştirebilir ve modelleyebiliriz. Duyularımızla da hangi davranışın yararlı ve etkili olduğunu anlayabiliriz. NLP kendimizin ve başkalarının dünyayı nasıl anladığını açıklar. Şu an dünyada kişisel gelişim alanındaki en gelişmiş teknolojidir.

NLP Bir Teknolojidir… NLP’ yi öğrenen kişi algılarını ve bilgilerini bir zamanlar imkânsız gibi görünen sonuçlara ulaşmak için organize edebilmeyi öğrenir
NLP, bir Sanattir...Çünkü, mükemmelliği yakalamış dahi insanları modeller. Bu başarılı insanların ulaştıkları parlak sonuçları nasıl elde ettikleri ve bu başarılara yol açan düşünce ve davranış süreçlerinin başka insanlarda nasıl kopya edilebileceğini araştırır. Bununla beraber NLP vasat ile mükemmeli ayıran en önemli hususlardan biri olan etkin bir içsel ve dışsal iletişimin nasıl kurulacağını öğretir. Kısaca NLP kişinin kendisinin en iyi versiyonu olma sanatıdır.
NLP hayatimizin her anında kullanılabilir. Işimizde, (stratejiler, doğru karar verme, motivasyon, satış) özel hayatımızda (eşimizle, çocuğumuzla, ARKADAŞLARINIZLA ve dünya ile iletişimde, kolay öğrenmede, kişisel karar vermede, kendi kendinizi kendi modelimize uygun olarak motive etmede, fobilerin yok edilmesinde…vb.) daha doğrusu insan olan her yerde ve insan yaşadığı dünyayı yönetmesine ihtiyaç olan her ZAMAN kullanılabilinir.

Hangi durumlarda uygulamak gerekir:

* İyi bir işim ve evliliğim olduğu halde mutlu olamıyorum.
* Tıbben anatomik bir bozukluk tespit edilemedi, fakat kekelemekten kurtulamıyorum.
* Doktorlar organik bir problem bulamadı, ama çok ağrı çekiyorum.
* Tırnak yeme, el yıkama, temizlik yapma, banyo yapma gibi konularda takıntılarımı yenemiyorum.
* Hafızamın güçlü olduğunu biliyorum, ama unutkanlığımın önüne geçemiyorum.
* Çok değerli olduğumu bildiğim halde bir türlü kendimi değerli hissedemiyorum.
* Yanlış olduğunu ve beni zora sokacağını biliyorum, ama insanlara tepeden bakmaktan bir türlü kurtulamıyorum.
* Büyüdüğümü biliyorum, ama çocuk gibi davranmaktan kendimi alamıyorum.
* Nedenini bilmiyorum ama duygularımı yaşamıyorum.
* Hayatıma kendim yön veremiyorum, hep birilerine ihtiyaç duyuyorum.
* Çok başarılı olduğum halde kendimi başarılı hissedemiyorum.
* Yanlış olduğunu bildiğim halde inatçılıktan, bencillikten, negatif düşünmekten kendimi alamıyorum.
* Çok çalışıyorum ama bir türlü başarılı olamıyorum.
* Yanlış olduğunu biliyorum ama zararlı alışkanlıklardan (sigara, alkol, kumar, uyuşturucu…) kendimi alamıyorum.

Sonuç olarak ;  insanın kişisel olarak gelişiminin sağlaması kişiyi daha mutlu,pozitif ve yaşama daha bağlı hale getirmektedir.  İnsanlara bakış açısı, yaşam felsefesi, işindeki başarı oranı, kişinin huzurunu, sağlığını olumlu yönde etkiler diyebiliriz.
Hayatta başarıya ulaşabilmek için doğru anahtara sahip olmak gerekiyor. Doğru anahtarla her şeyi, yanlış anahtarla hiç bir şeyi açamazsınız. İşin tek inceliği doğru anahtarı oluşturmaktır. Herkesin hem başarıyı, hem mutluluğu, hem sağlığı yakalamasını dilerim.


Sağlıklı ve sağlıkla kalın.

6 Ocak 2016 Çarşamba

POTT HASTALIĞI NEDİR?


Merhaba sevgili okurlar,

Pott hastalığı omurganın tüberküloz osteomyeliti yani tüberküloz artritidir.Pott hastalığı tüberkülozda en çok görülen kemik enfeksiyonudur. Torakolumbal bölge başta olmak üzere tüm omurgayı etkiler.Kalça ve dizler de sıklıkla etkilenir. Koch basilinin eklemlere yerleşmesiyle oluşur. Koch basili verem mikrobna verilen isimdir.İsim babası da onu bulan  Robert Koch adında bir Alman doktorudur.

Enfeksiyon vertebra(omurga) ön kısmında intervertebral diske yakın olarak başlar.Hastalık sonra en yakın vertebraya atlar.Vertebrada kifoza(eğrilik) neden olur.
 Hastalık daha çok 10-30 yaş arasında görülür.En çok kemiklerin sürekli basınç alan yerlerinde görülür.Bu basil,kan dolaşımıyla kemiklere ulaşır ve bu yüzden hastalık belirti vermeden geçse bile kemik ve eklemlerle iç organları etkileyen verem enfeksiyonunun sekonder yayılma odağı olurlar.Verem kemikle birlikte synovia zarını birlikte etkiler.Veremde  de diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi ilk savunmayı akyuvarlar yapar.Akyuvarların yerini kısa zamanda monositler  alır.Monositler hem akyuvar artıklarını hem de koch basillerini yutarak sindirmeye başlar.Bu aşamada epiteloit adı verilen bu hücreler  merkezde birleşerek Langhans hücrelerini oluştururlar.Orta bölümse ölü tabakadan ibarettir.Tüm bu yapı tüberkülleri oluşturur.Tüberküller de eklem kıkırdağında yıkıma neden olan bir tür örtü dokusu oluşturur.Bir yandan da eklem sıvı ile dolmaya başlar.Tüberküller apse oluşturmaya başlayarak dokuların ölümüne neden olur.Bu apseler kızarıklık,ısı artışı gibi bulgular vermediği ve kokusuz,gevşek kıvamlı ,sarı ya da yeşil sıvı gibi olmasından dolayı soğuk apse adını alır.Apseler sağlıklı dokuları yok etmeye devam ederek oluştuğu odaktan göç eder.Bu nedenle yer değiştirebilirler.Fistül olarak dışa açıldıklarında iyileşmeleri oldukça zordur.

Pott hastalarının sırt ağrısı, gece terlemesi, ateş, kilo kaybı ve anoreksiya gibi şikayetleri vardır. Belkemiklerinde, bacaklarda uyuşma, karıncalanma ve zayıflığa neden olan bir kütle oluşabilir. Genellikle hastalıktan kaynaklanan ağrı, hastanın dik ve tutulmuş bir halde yürümesine yol açar. Bazı vakalarda Pott hastalığı, kamburluğun sinirlere zarar vermesi sonucu kişide felç görülmesine de neden olabilir. Bu duruma da Pott felci denmektedir.
Hastalıklı vertebrada harabiyet ve çökme,disk aralığında daralma,kifoz(kamurluk), omurgada apse gibi radyolojik bulguları vardır.

Tedavi

Geçmiş yıllarda Pott hastalığı gelişmiş hastanelerde uzun süreli tedavi gerektiren hastalıklar arasındaydı.Hastalar uzun seneler boyu alçıya alınır ve eklemlerin donmasının gelişmesi sağlanırdı.Eklem başlarının kaynaması iyileşme olarak görülürdü hatta yapılan cerrahi girişimlerde de bu hedeflenirdi.

Streptomisin ve başka bazı ilaçların bulunmasıyla bu tedavi yöntemi tamamen değişmiştir. Günümüzde Pott hastalığı çoklu antibiyotik ile tedavi edilir. Tedavi en az 6 ile 9 ay boyunca devam eder.Tekrarlamasını önlemek için bazı durumlarda ömür boyu ilaç kullanımı da gerekebilmektedir..Pott tedavisinde dağ ya da deniz havasında uzun süre iklim tedavisiyle birlikte kalsiyum ve vitamin tedavisi durumun düzelmesinde oldukça etkilidir.Ortopedik tedavi ise,başlangıç aşamasında geri dönüşümü olmayan eklem hareketlerini ve basıncı ortadan kaldırmayı amaçlar.Bunun için kapalı ya da kapaklı açık alçılı aygıtlar, ortopedik koruyucular, eklemi yükten korumak için üzengi bi­çiminde aygıtlar kullanılır.Bunların temel işlevi, hasta bacağa ağır­lık vermeden hastayı ayakta tutmaktır. Ankiloz oluşmasını önlemek ve eklem hareketlerini korumak için, iltihaplı ek­lemin hareketsiz kalmasının önüne geçilmelidir.Günümüzde, hastalığın yayılma tehlikesini ortadan kaldıran antibiyotikler ve başka ilaçlar kullanıl­dığından, tedavide cerrahi yöntemlere özgü geniş yer verilmektedir.Cerrahi girişim­lerin genelinde, verem odağı erken bir aşamada açılarak irin ve ölü doku parçacıkları boşaltılır; bırakılan yapay drenler aracılığıyla ilaçların doğ­rudan hastalıklı dokuya etki etmesi sağ­lanır. Ayrıca ilaçlar da sistemik olarak kullanılır. Böylece iyileşme süreci hızlandırılır ve sonraki aşamalarda önlenmesi çok güç olan ya­yılma engellenir. Eklem işlevlerinin geri dönüşümsüz bir biçimde bozulup eklem başlarının ağır derecede yıkıma uğra­ması durumunda, cerrahi girişimle de­ğişime uğramış sinovya ve sağlıklı ke­mik dokusuna ulaşana kadar eklemin kıkırdak yüzeyleri çıkarılır. Daha sonra eklemin uygun konumda kaynaşması sağlanır.

Sağlıklı ve sağlıkla kalın